“Torpil, yakınlık, kayırmacılık, haksızlığa uğramak, siyasetin etkisi...” Bu tanımlamalar, liste böyle uzar gider...
Son yıllarda en çok yakındığımız, sıkça dile getirilen hususların başında bu mevzular geliyor. Özellikle de kamunun personel alımlarında, mülakat süreçlerinde, görevden yükselmeler de bu iddialar epey geniş yankı buluyor, kabul görüyor!..
Günümüzün kutuplaşma ikliminde, Türkiye’de maalesef bir türlü aşamadığımız temel, yapısal sorunlardan biri de bu iddialar, toplumun şüpheleri, kaygıları!..
Halbuki; teknolojinin bu kadar geliştiği, dijitalleşmenin bu kadar yaygınlaştığı, hayatı kolaylaştırdığı bir ortamda, Türkiye’nin bu tür meseleleri geride bırakması, güven ortamını sağlaması, pekiştirmesi gerekiyordu(!)
Devlet - Millet bütünleşmesinden tutun ekonomi’de yaşadığımız sorunlara kadar, Türkiye’de yaşadığımız problemlerin hepsinin temelinde, özünde aslında “güven” yatıyor. O güven unsuru duygusunu oluşturamadığımızda; belirsizlik, endişeler, şüpheler devreye giriyor. Kamu hizmetlerinde personel alımlarında da, terfi aşamalarında da Türkiye, yıllardır, hem de uzun senelerdir bu kısırdöngünün içinde... Atılan onca adıma, oluşturulan kriterlere, standartlara, puanlamalara rağmen, bir türlü o beklediğimiz “eşitlik hissi, adaletli olunduğu duygusu, elektriği, bu enerji...” toplumun geneline yayılmıyor...
Başta KPSS olmak üzere yapılan sınavlara, mülakat değerlendirmelerine, kur’a yöntemlerine, internet ortamında yapılan başvurulara, dijital ortamda gerçekleşen alımlara rağmen, yine de insanlar, bir şekilde geriden bir şeyler yapıldığına, döndüğüne inanıyor, inanmak istiyor. Özellikle de işe giremeyenler, istekleri gerçekleşmeyenler doğal olarak, bu tür iddialara daha fazla rağbet gösteriyor, haksızlığa uğradığı iddiasına inanıyor, inandırılmak isteniyor!
Çünkü; "güven mes’elesini" bir türlü aşamıyoruz. Devletimizin insana, insanların da devlete güveni, oradaki 'güçlü bağ' konusunda bu topraklarda belki de 400 yılı aşkın tarihsel bir bagaja, arka plana, geçmişe, olumsuz izlere sahibiz. Hem de belki de en güçlü olduğumuz zaman dilimlerine kadar uzanır bu süreç. Osmanlı İmparatorluğu’nun en zirve noktalarından Kanuni Sultan Süleyman döneminden beri “liyakat, ehliyet” konularında derin sorunlar yaşıyoruz.
Aslında bu sorunlar, insanlık var olduğundan beri yaşandığı için bilimsel literatüre de konu olmuş, terimler, kavramlar üretilmiştir, “Nepotizm, Kronizm” gibi...
Nepotizm (akraba kayırmacılığı), bireylerin liyakat, bilgi ve becerileri yerine yalnızca aile veya akrabalık bağları göz önüne alınarak işe alınması veya terfi ettirilmesidir. Kavramın kelime kökeni Latince "nepot" (yeğen) sözcüğüne dayanmaktadır. Tarihsel olarak din adamlarının yeğenlerini veya akrabalarını önemli makamlara getirmesini ifade etmek için kullanılmıştır.
Günümüzde Nepotizm, iş başvurularında yetkinliğe bakılmaksızın patronun veya müdürün akrabasının işe alınması olarak yorumlanıyor.
Dost/Arkadaş Kayırmacılığı (Kronizm): Liyakatsiz kişilerin, sadece kilit noktalardaki kişilerle olan yakınlıkları sebebiyle kayırılmasıdır.
Nepo Baby: Sanat veya eğlence dünyasında, şöhretli ebeveynlerin çocuklarının aile bağları sayesinde ayrıcalıklı bir kariyere sahip olmasıdır.İşte; tüm bunlar liyakat kaybına, güven azalmasına, haksız rekabete yol açar. İşi en iyi yapanın değil, tanıdığı olanın öne geçmesiyle iş verimliliği düşer. Çalışanların kuruma ve adalete olan inancı zedelenir. Emeği ve niteliğiyle hak eden bireylerin önüne sistemli engeller koyulur.
Maalesef ülkemizde bu süreçler, siyasetin de etkisiyle birlikte daha çok yaşanıyor. Siyaset kurumunun günlük yaşamda kapladığı alanın dominantlığı, belirleyiciliği, kapsayıcılığı bu tür iddiaları hep güncel tutmaya devam ediyor.
Bu kadar değerlendirmenin ardından, belki de böyle bir yazıyı kaleme almamıza neden olan Burdur’daki gelişmeye gelelim.
Endüstriyel anlamda arzuladığımız seviyede olmayan, özel sektörün yeterince gelişmediği, ticaretin kısıtlı olduğu Burdur ili’nde “kamu’da bir işe girmek, devlet kurumlarında çalışmak, her zaman cazip, geçerli bir tercih, seçenek olmuştur, olmaya da devam etmekte...” (bu durum, aynı zamanda Burdur'da eğitim faaliyetlerinin bu denli önemli olmasının zeminini hazırlamıştır.)
Kamu kurumlarının çeşitli zaman dilimlerinde yaptığı alımlar, başvurular, sonuçların duyurulması da Burdur’da yerel kamuoyunun ilgi ve hassasiyet gösterdiği konu başlıklarından biri... Ve; ne yazıkki, bunca şeffaflığa rağmen, dijital, teknolojik gelişmelerden yararlanıldığı halde Burdur’da da personel alımları, bazen tartışmalara, iddialara konu olabiliyor.
Son örnek, Burdur İl Özel İdaresi’nin gerçekleştirdiği personel alımı ve kur’a çekimi. Her şeyin normal seyrinde ilerlediği bir süreçte, bu alımların yerel gündemde öne çıkmasına ise; Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Burdur İl Başkanı Mustafa Gün’ün sosyal medya paylaşımı oldu. Gün’ün, ‘Cumhur İttifakı’ ortağı olması dolayısıyla yaptığı açıklama haliyle daha da dikkat çekti. MHP il başkanı Gün’ün paylaşımını özetleyecek olursak; Burdur İl Özel İdaresi'nin noter huzurunda gerçekleştirdiği işçi alımı kur’a çekilişinin ardından kendilerine ulaşan çok sayıda vatandaşın bazı soru işaretlerini gündeme getirdiğini belirtirken, kur’a sürecinin şeffaflığı konusunda açıklığa kavuşturulması gereken hususlar olduğunu, bazı soruları da sıralayarak kamuoyu ile paylaşma gereği duydu. “Şeffaflık, Adalet ve Liyakat” vurguları yapan, dijital ortamda canlı yayını teklif eden siyasetçi Gün’ün bir nev’i iktidar ortağı olarak bu iddiaları dile getirmesinin de başlı başına ayrı bir yazı konusu olduğunu vurgulamak gerek...
Mustafa Gün’ün bu açıklamalarından sonraki süreci, bir gazeteci, iletişimci olarak geniş perspektif’ten ele almak istiyorum.
Pek çok parametreyle değerlendirilebilecek, dersler çıkarılabilecek bir konular dizisi var önümüzde... İlk’i sosyal medya’nın o cazipliği, açıklamanın çıkış noktası. İkincisi ise; son zamanlarda internetin, sosyal medya ağlarının bu kadar yaygınlaşmasından sonra, özellikle Burdur’da sıkça yaşadığımız bir sorunu yeri gelmişken irdeleyelim. İddia sahibi bir siyasetçi, üstelik yürütmenin, iktidarın bir parçası, buraya kadar her şey gayet normal olsa da, sonrası ilginç bir hal alıyor. Eleştirilen yer bir kamu kurumu, bürokrat olduğunda, işte tam bu noktada zorlanıyoruz.
Siyasetçi, elbet her şeyi eleştirebilir, bu onun işi. Ama konu, bir kamu kurumu, bürokrat olduğunda, bizim işimizin olmazsa olmaz kurallarından biri olan “cevap hakkı” noktasında büyük bir boşluk oluşuyor, 'tarafların konumu, eşitliği açısından' bürokrasi aleyhine bazen haksız bir durum oluşabiliyor. Siyasetçiye, siyasetçi cevap verir, toplum da bu açıklamalara bakarak karar verir, halkın bir kanaati oluşur. Ama, politik bir kimlik taşıyan birisine kamu kurumlarının, yöneticilerinin hemen cevap vermesi, kendini ifade etmesi gibi bir durum ülkemizde olmuyor, biz de böyle bir kültür yok. Kamu’nun belli bir işleyişi, hiyeraşisi, kurumsal düzeni var.
Bir de hele bizim gibi küçük, gelişme iddiası yaşayan bir il’de bürokrasi ile siyasetçi’nin kamuoyu önünde kavga, tartışma lüksü zaten olmamalı! “Atanmış - Seçilmiş” gerilimi, tartışması gibi sun’i gündemlere de hiç ihtiyacımız yok. Herkesin yeri belli, sınırlar, görevler, sorumluluklar, yetki alanları, roller belli... Elbette; işlerin yürütülmesinde bazen sorunlar olacak, bu her işin, yaşamın doğasında var, yöneticiler, başkanlar, işte bu doğacak sorunların çözümü için oradalar. İyi niyetle, iş birliğiyle, diyalogla, istişare kanallarını işleterek, konuşarak, birlikte hareket ederek, sorunların pek çoğu çözülebilir, minimize edilebilir. “Ortak paydanın Burdur olduğu, vatandaşın huzur ve refahı olduğu bir düzlemde herkes buluşmalı...”
Yine; MHP İl Başkanı Gün’ün paylaşımına dönecek olursak, bu açıklamasının ardından, bu kez de Gün’ün niye böyle bir açıklama yapma gereği duyduğuna ilişkin görüşler, kamuoyunda konuşulmaya başlandı. Malumunuz; Burdur’daki en büyük medya, iletişim gücü; “fısıltı gazetesi, dedikodular, duyumlar, iddialar...”
Kur’a tartışmasının perde arkasında bu kez de “karşılık bulmayan talepler” iddiaları konuşulmaya başlandı. Sözkonusu açıklamanın arka planında kur’a süreci öncesinde gündeme gelen bazı taleplerin karşılık bulmamasının etkili olduğu görüşü, bu minvaldeki tahminler dile getiriliyor. Özel İdare’nin son işçi alım süreci öncesinde bazı isimler üzerinden beklenti oluşturulduğu, alımın noter huzurunda, mevcut mevzuat çerçevesinde yürütülmesinin, siyaseten iletilen talebin dikkate alınmamasından dolayı böyle bir paylaşım yapıldığını öne sürenler var... Sürece ilişkin somut bir belge, ya da resmi itiraza konu herhangi bir başvurunun olmadığı belirtiliyor. Öte yandan kur’a sonucunda mülakata girmeye hak kazanan vatandaşların da bu tartışmalar nedeniyle zan altında bırakılmaması gerekliği de bu konunun bir başka yönü...
Süreçli ilgili herhangi bir usulsüzlük iddiasının sosyal medyada ve basın açıklamaları yoluyla dile getirmek yerine ilgili resmi mercilere taşımanın daha doğru bir yaklaşım olduğu sıkça yapılan bir başka değerlendirme olarak öne çıkıyor. Şeffaflık vurgusuyla yapılan paylaşımın temelinde, gerçekten sürece dair somut şüpheler mi var? Yoksa karşılık bulmayan bazı beklentilerin ardından oluşan bir siyasi tepki mi söz konusu? Somut bilgi ve belgelerle bu iddialar kanıtlanabilecek mi?
Soruları bu şekilde uzatmak mümkün...
Ankara’da İçişleri Bakanlığı’nda Personel Genel Müdür Yardımcılığı görevini yütütmekte iken 19 Eylül 2024 tarihli Cumhurbaşkanı kararnamesiyle Burdur’a Vali olarak atanan, 25 Eylül 2024 tarihinden bu yana 21 aydır bu görevini sürdüren Vali Tülay Baydar Bilgihan’ın bu tür konular, iddialar karşısında “bir sigorta, güvence” olduğunu da bu yazıda kayda geçirmek gerek. Vali Hanım’ın varlığı, "devletçi duruşu, tavrı, Devlet - Millet bütünleşmesindeki yoğun gayretleri, sergilediği kamu yöneticiliği performansı" böyle gri konularda da açıkçası bir fırsat.
Kamuoyunda da merak edilen bu suallere cevap aramak, bu konuların her biri ayrı bir haber kaynağı, haber değeri taşıyor olabilir. Ama, gerçekten Burdur’un böyle bir lüksü, gündem ajandası olmamalı. Daha somut, büyük ölçekli il’in yararına gündemlere odaklanmalıyız.
Dediğimiz gibi; Burdur’daki bütün dinamiklerin, katmanların (siyaset, bürokrasi, yerel yönetimler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, akademi, medya ve diğerleri...) küçük hesaplar yerine herkesin sadece kendi çıkarlarını öne koyduğu, önceliklendirdiği konumlandırma, pozisyon alma kolaycılığı yerine (buna bizler basın da dahil); “ortak paydanın Burdur olduğu, Burdur üzerine müşterek bir fikriyatın inşa edildiği bir ekosistemi inşa etme zorunluluğumuz, her gerilimde, yerel kamuoyunda öne çıkan, tartışılan sun’i kirizlerde bir kez daha net bir şekilde ortaya çıkıyor.






