Balkondaki kanepeye boylu boyunca uzanan yalnızlığıma eşlik etmeye çalışan ay ışığıyla dertleşiyor, özü başka, sözü başka insanların içindeki sığ düşüncelerin sırrını çözmeye çalışıyorum, akşamın ilk saatlerinde. Gönlümün derinliklerinde demlenen ve yeşeren dalları çiçeklenmeden kırabilecek kadar gaddar olan sessiz fırtınayı zapt etmeye çalışırken, çalan telefonumun sesiyle gülümseyiverdi, geceyi karşılamaya hazırlanan nemrut yüzüm.

“Topluma en üst düzeyde hizmet etmiş olan değerli şahsiyetlerden biri de AHMET UYGAN‘dır. “Yaşam öyküsünü mutlaka yazmalısın oğlum!” diyordu, telefondaki sesin sahibi babam.

Sevgilerin vıcık vıcık, riyakarlığın diz boyu olduğu, sevinç ve neşenin karaborsaya düşüp, kuyrukta sıra beklerken ömrün bitip gittiği, üzüntülerden sevinç, acılardan mutluluk çıkarmanın, ustalık gerektirmeyen ve tercih edilen iş kollarının başında geldiği, yere düştüğünde tekmelemek için konvoy oluşturanların ucu bucağının görünmediği, sevgi, saygı ve hoşgörünün çığ altında kalıp, kin, öfke ve nefretin yürekleri sardığı, yalaka ile döneğin hissesinin tavan yapıp, sivri sineğin ensesinin kalınlaştığı, beleş olan insanlığın ise alıcı bulmadığı bu kokuşmuş yaşam düzeninde, “AHMET UYGAN” ismini duyup da heyecanlanmamak, bırakın eyleme dökmeyi, yaşam öyküsünü yazacak olma düşüncesinden bile haz almamak, mutluluk duymamak ne mümkün…

Yaşamımız boyunca kaç kişi tanıyabiliriz ki; Şiarı; dürüstlük, kulvarı; barış, eşitlik ve özgürlük olsun. Geçmiş ile geleceği barıştırıp, iyilikle güzelliği buluştursun. Sevgiyle yarışmaktan yorulan yüreğine aldırmadan, yokuşuna düzüne bakmaksızın kuruyan göllerin nehri olmaktan hiç vazgeçmesin. Kum saati gibi kayıp akarak kalplerde ve gönüllerde bağdaş kurup otursun. Başına yağan kar, boran, dumana rağmen yüreğinde dallanıp budaklanan gönüllerde inadına açan kardelen olsun. Boya posa değil, gözünün içine bakarak, karşısındakine değerli olduğunu hissettirsin ve şefkatli bir dokunuşla başlattığı yangın, göz bebeklerinde üşüyen gülüşleri ısıtsın.

Ağaçların güzellik tacını giyip doğa’ya hükmetmeye hazırlandığı 1939 yılının 15 Mart günü, Eşeler Yaylası’nın doğusuna mevzilenmiş Burdur‘un Yeşilova ilçesine bağlı Niyazlar köyünde, Hasan Bey ile Durkadın Hanım‘ın beşinci çocuğu olarak hayata ‘merhaba’ demiş, Çanakkale Savaşı’nda vatan toprağını kanıyla sulayan ve ay yıldızlı bayrağa al süren dedesinin ismini almıştı AHMET UYGAN.

Köy’de doğup büyüyen herkes gibi; ağaçların yeşili, kuşların cıvıltısı, çoban çeşmelerinin suları, güttüğü koyunların, kuzuların melemeleri ve kekik kokusuyla meşk ederek, tipisi, karı, fırtınası eksik olmayan Eşeler Yaylası’nda güneşi arayarak geçmişti çocukluğu…

6 yaşında iken tanıştığı ilkokul sıralarında, okumayı ve yazmayı öğrenen ilk öğrenci olarak dikkat çekmişti. Kişilik ve karakterini sağlam temeller üzerine oturtmasını sağlayan, ufkunu açan ve hayatına yön veren kişi ise ilkokul 4. ve 5. sınıf öğretmeni, Köy Enstitüsü mezunu Şeref Yılmaz idi. Öyle ki; yaşamanın kuralının “sevmek” olduğunu, insanlığı “erdem” bilmeyi, düşlerden kanat takıp gökyüzüne uçmayı, kendisine sitem edip dalını kıran bülbülün kanadını okşayıp gül vermeyi, her dizesi aşk ve özgürlük kokan cümleler kurmayı, kimseye çaktırmadan dinlediği bir şarkının omuzlarında ağlamayı, dolu dizgin arzuların peşinden koşmayı, kötü- lüğün çıkmaz sokaklarından uzak durmayı ve kelimelerle imgeleri ilaç yapıp yaralarına sürmeyi ondan öğrenmişti.

Harcını, Köy Enstitüsü mezunu Şeref Yılmaz‘ın kardığı AHMET UYGAN, kazandığı özgüvenle girdiği sınavda başarılı olmuş ve babası Hasan Bey ile Isparta Gönen Köy Enstitüsünün yolunu tutmuştu. Okula kaydını yaptıran babasının kendisiyle vedalaşırken göz yaşlarını tutamaması ise yaşamı boyunca unutamayacağı kesitlerden biri olacak, uykusuz geçen sayısız gecede hüznü imbiğinde demleyecek, sığınacağı tek liman olan göz yaş- larında teselli arayacaktı. Zira henüz 11 yaşındaydı ve ailesinden ilk defa ayrı kalıyordu.

Aradan geçen birkaç ay sonunda uyum sürecini atlatmış, efendiliği, saygılı kişiliği ve çalışkanlığı ile kendini kabul ettirmişti. Öğret- menleri tarafından parmakla gösterilen en gözde öğrencilerin başında geliyordu. Olayları önceden sezebilmesi ve öngörü zenginliği, iyi bir gözlemci olduğunun, bin düşünüp bir konuşması ise iyi bir dinleyici olduğunun göstergesi gibiydi. Özellikle havuz problemleri ve kerrat cetveli diz çökmüştü önünde.

Hayat normal akışında gidiyordu ve AHMET UYGAN çok mutluydu. Ta ki anneannesi Nesli- han Hanım, Isparta Gönen Köy Enstitüsü’ne gelip; “Seni buraya gönderdiler, bana hasret çektiriyorlar. Benim maaşım sana da yeter. Hiçbir şeye muhtaç değiliz. Seni götüreceğim” diyene dek…

Çok sevdiği anneannesinin sözleri ile iki arada bir derede kalan AHMET UYGAN’ın kararsızlığı, yıl sonuna kadar sürdü. Düşüncesin- den hiçbir taviz vermeyen Neslihan Hanım’ın ısrarları, anneanne sevgisinin okuma sevdasına üstün gelmesi ile karşılık bulunca, bir batında doğan ikizler gibi ortak payda da buluşuvermişlerdi. “Isparta Gönen Köy Enstitüsü” ismi; bazen buruk, bazen de tebessümle yad edilmek üzere, anı defterinin bembeyaz sayfalarındaki yerini almıştı artık…

Umudun ellerine tutunup dolu dizgin koşarken, yürek üstü düşerek yok ettiği hayallerini kefensiz gömmüştü gönlünün makberine. Hazan yeli bağını talan etmiş, otağını dağını duman sarmıştı. Kara bulutların günlerce dağılmadığı gözlerinin; “nereye”, “ne zaman”, “ne kadar” yağacağı belli değildi. Bulutların üstüne çıkıp, illegal düşlerine suç ortağı seçtiği Ay’a ve güneşe öykünerek bakması, hırsını alamadığı takdirde güneşi soğutup, zühreyi yakması hiç de uzak bir ihtimal değildi onun için…

Ağaç’taki çirkin tırtılın dünya güzeli bir kelebeğe dönüşmesi gibi umut dokuyan ellerle tutunmalıydı hayata. Daha 12 yaşındaydı ve kaybedilmiş hiçbir şey yoktu. Ruhuna çöreklenen hüznün kirini, pas tutmadan ve arınmak için bin dereden su getirmeye gerek kalmadan temizlemeli, hayata sevgiyle bakmayı hatırlamalı ve gençlik enerjisiyle şişirdiği yelkenlerini rotası belli olmayan açık denizlere sürmeliydi. Hepimizin el ele yürüdüğü hayat yolunda, geride bıraktığımız izlerden daha önemli ne olabilirdi ki!

Yeni eğitim öğrenim yılında Yeşilova‘ya Ortaokul açılmıştı. O zamana dek okumak için Tefenni’ye gidenler artık Yeşilova’da aynı imkâna kavuşmuşlardı. Yeni sönmüş bir ateşin korları gibi taptaze olan okuma hevesi hâlâ sıcaklığını koruyordu ve “umut” isimli dala tutunmak için okulların açılmasını bekliyordu, AHMET UYGAN. Yine heyecanlı, yine sevinçliydi ve içi kıpır kıpırdı.

Hayatın inkar edilemez gerçekleri vardı ve bunu anlayıp, kabul edebilecek yaş’ta değildi henüz. “Sevdikleri ve sevenleri üzülmesin diye kendini feda eden ve onlar mutlu olsun diye yaşayan cefakâr ve çilekeş bir ağır işçi” rolünü oynayacağı, doğduğu gün eline verilen senaryoda yazıyordu. Rolünü inkar etmek, “Oynamayacağım” deyip isyan bayrağını çekmek, bir daha hiç çıkmamak üzere tiyatro sahnesinden diskalifiye edilmesine yol açabilirdi.

Nitekim ağabeyinin askere gitmesi ve kendisinden başka babasına yardım edecek kimsenin olmaması, hayat ırmağının sığ sula- rında yüzmeye devam edeceğinin habercisiydi ve senaryonun dışına çıkması söz konusu bile olamazdı.

Baba Hasan Bey, yazın dondurma satıyor, kışın ise marangozluk ve çiftçilik yapıyordu. Babasına yardım eden AHMET UYGAN, yaz aylarında her gün Yeşilova‘ya gidiyor; pekmezli karlı şerbet, karlı vişne şurubu ve dondurma satıyordu. Kendi yaptığı mamulleri satarak para kazanması, baba Hasan Bey’i oldukça mutlu ediyordu. AHMET UYGAN’ın yaptığı işler bunlarla sınırlı değildi elbette… Dağ’dan kışlık odun getirmek, çiftçilik ve sahibi oldukları çok sayıda koyunu gütmek de yaptığı işler arasındaydı.

Isparta Gönen Köy Enstitüsü’nde geçirdiği yaklaşık bir yıllık süreçte, ilerleyen yıllarda kendini gösterecek olan birçok manevi zenginliğin alt yapısını hazırlamıştı. Köy Enstitüsü’nde yeşillenmeye başlayan; hayata farklı bakabilme ve baktığını görebilme, herkesten farklı düşünme ve farklı yorumlayabilme, olayların akışını sonuca bağlayabilme, akıl ve vicdanla bilimin ışığında doğruyu bulabilme, bilinçli olabilme ve olayların akışını anlamlandırabilme gibi kişisel özellikler, ergenlik dönemi sonrasında dallanıp budaklanmıştı. Babasının yanında çalışmakla geçen yıllar ona hayatı öğretmiş, farkındalık bilincine erişme ve toplumda farkındalık yaratma yolunda emin adımlarla ilerlemesine sebep olmuştu.

İlkokulu bitiren kardeşi Sevim’in Ortaokula kaydını yaptırmıştı AHMET UYGAN. O güne dek Niyazlar köyündeki hiçbir kız çocuğu, İlk- okuldan sonra okula gönderilmemişti. Dolayısıyla Sevim, ilkokuldan sonra öğrenimine devam eden ilk kız öğrenci olacaktı.

Tünelin içinde ışıksız kalmış olsa da umudu aydınlık günlere taşımaya kararlıydı. Zamanın yelinde külü savrulan kızıl yangınların başka yüreklerde alevlenmesine izin vermeyecek, yolları umuda çıkan beyaz güvercinleri gökyüzüne salacak, yaşayamadığı her şeyi kardeşlerine yaşatacaktı.

Köylüler tarafından maruz kaldığı acımasız eleştirileri ailesinin desteğiyle bertaraf etmiş, cehaletin putunu bilimin ışığı ile yıkmıştı. Diğer kız kardeşlerinden Kadınşah’ı, Bolu Kız Öğretmen Okuluna, Rahime’yi de Burdur Kız Meslek Okuluna yerleştirmesi, yıllardır süregelen tabuları yıkan balyoz darbelerinin hız kesmeyeceğini anlatır cinstendi.

Kendi kız kardeşleri dışında, okumak isteyen başka kız çocuklarına da sahip çıkmış, ailelerin kırılamaz denen dirençlerini; sabırla, kararlılıkla, özveri ile kırmayı bilmişti Ahmet UYGAN. Devrim niteliğindeki bir başka yeniliği ise yıllar sonra yapacaktı. O güne kadar etnik kökenleri ve ideolojileri dışında kimseyle evlendirilmeyen Niyazlar köyündeki kızların, etnik kökenine, ideolojisine, diline, dinine, ırkına bakılmaksızın sevdikleri kişiyle evlendirilmelerine öncülük edecekti. 1974 yılında, eğitimini de üstlendiği bir kızı, köy dışından biriyle evlendirerek toplum olabilme ve bir arada yaşayabilme kültürünün fitilini de ateşleyecekti. Maddi gücü yetersiz olan ailelerin çocuklarını evlendirmek amacıyla yapmak istediği salon veya açık hava düğünlerinin, toplum tarafından kabul görmemesi üzerine, daire amirlerinin de düğünlere katılımını ve topluma örnek olmalarını sağlayacak, salon veya açık hava düğünlerinin yaygınlaşmasına katkı sağlayacaktı.

Ağabeyi askerden dönmüş ve yapılan seçimde muhtar seçilmişti. Dolayısıyla iş yoğunluğu; köyün dertleriyle ilgilenmek üzerineydi. Ahmet UYGAN ise yıllardır benimsediği ve ustalıkla yaptığı işlere devam ediyordu. Bu arada Niyazlar köyünde kahvehane açmış, yeni bir uğraş daha edinmişti kendine. Bakkallarda satılan her malzemeyi onun kahvehanesinde bulmak mümkündü.

1956 yılında Naciye Hanım ile hayatını birleştiren Ahmet UYGAN, aynı yılın son günlerinde kızı Hatem’i kucağına almıştı. Mutlulu- ğun perçinlendiği ailenin son üyeleri ise1958‘de Halil, 1962’de Neslihan olmuştu.

Köydeki işleri baba Hasan Bey ve ağabeyinin üstlenmesi ile Yeşilova’da kiralanan lokantayı bir süre çalıştıran AHMET UYGAN, 1958’de askere gitti. İzmir Bornova, İstanbul Hadımköy ve Tekirdağ’da geçen askerlik süreci, 1960 İhtilalinden sonra köyüne dönmesiyle nihayete kavuştu. Askerliğini uzun süre “yazıcı” olarak sürdürmüş ve daktilo kullanmayı oldukça iyi derecede öğrenmişti. İlerleyen yıllardaki memuriyet hayatında bunun meyvelerini toplayacağı aşikardı.

Mükemmel denebilecek kişisel özellikleri- nin, askerlik hayatı boyunca daha da evrildiği gözlerden kaçmıyordu. Bu kazanıma kayıtsız kalmayan köyün ileri gelenleri tarafından ihtilalden sonra kurulan komisyona ”temsilci” olarak seçilmişti. O artık sözü dinlenen, ne yaptığını bilen, ciddiyetinden ve disiplininden taviz vermeyen saygın bir bireydi. Yeşilova’da fırın işletmeciliğine soyundu. Sağladığı güven ve bıraktığı intiba ile Burdur‘dan veresiye un alıyor, Yeşilova’daki lokantaların ve Cezaevi’nin ekmek ihtiyacını karşılamak dışında diğer fırınlara da un veriyordu. Eniştesi ile birlikte işlettiği fırının müşterisi oldukça artmış ve günde beş çuval un yetmez olmuştu.

Yaşanan güzelliklerin önüne set çeken kişi ise; yedirmeyi, içirmeyi çok seven bonkör ağabeyi idi. Yardım etme bahanesiyle fırına geliyor, tüm kazancı alıp gidiyordu. Bu durum; “hayır!” demeyi bilmeyen AHMET UYGAN‘ı güç durumda bırakıyordu.

Gül, bülbülü üzmeyi marifet saysa da, bülbülün kaderi gülü sevmekti. O nedenledir ki; yüzme bildiği halde daldığı okyanusta ça- resizce çırpınıyordu. Tüm düşüncelerin ve hayallerin son nefesini vermek üzere olduğu gözle görülebilen tek gerçekti. Battıkça su alan gemiyi yakmaktan başka çare kalmamıştı artık…

Çözümünü bildiği, ancak hiçbir şey yapamadığı soru işaretleri ile Burdur’a un almaya gittiği bir sırada, Orman Bölge Müdürlüğü ta- rafından “Orman Muhafaza Memurluğu” sınavı açıldığını öğrendi. Hiç düşünmeden girdiği sınavı kazandı ve yetkililerin; “Bölge katibi emekli olacak. Onun yerine seni alacağız. Bizden haber bekle!” sözü üzerine beklemeye koyuldu. Kısa bir süre sonra girdiği “Zabıt Katipliği” sınavında da başarılı olunca, tercih yapmakta zorlandı. Neyse ki tecrübeli büyüklerinin yönlendirmesi ile “Zabıt Katibi” olmayı tercih etti. Bir ucundan yakaladığı mutluluk, millerce uzakta değildi artık… Hiçbir şeyden haberi olmayan ve duydukları andan itibaren devlet memuru olmasına şiddetle karşı çıkan annesi, babası ve ağabeyini ikna etmekte ise oldukça zorlanmıştı.

Bu kadar basit değildi hayat. O güne dek istediği hiçbir şeyi kolaylıkla elde edememişti. Tahmin edileceği üzere anneanne Neslihan Hanım yine göstermişti kendini. Çok sevdiği anneannesini kırmadan, üzmeden anlattı düşüncelerini Ahmet UYGAN. “Nineciğim artık beni bundan da mahrum etme! İleride durum kötüye gidebilir. Memur olursam, aileme daha faydalı olacağıma inanıyorum. Siz bilirsiniz!”

Anneanne Neslihan Hanım ne derse desin, kararından dönmeyecekti AHMET UYGAN. Bu defa düşlerini kimse çalamayacak, hayalleri çığ altında kalmayacak ve gülüşünü çekip alamayacaktı hayat. Kıraç yüreğinde yeniden umutları yeşertecek ve yolup yok etmek isteyen elleri kendinden uzak tutacaktı. Yıllar önce yüreğinde yanan ateşin bıraktığı köz’ün, harlanarak söndürülemez yeni bir ateşe daha dönüşmesine izin veremezdi.

Takvim yaprakları 26 Ağustos 1961 tarihini gösterirken, Burdur’un Ağlasun ilçesinde göreve başlamıştı AHMET UYGAN. Savcılık, Sulh Hukuk Mahkemesi, Ceza ve Hukuk Mahkemeleri, sırasıyla görev yaptığı birimler oldu. Birlikte çalıştığı Hakim, tayin ile başka bir yere gidince, Ağlasun‘da kalmak istemeyen AHMET UYGAN, 1964 yılında “Burdur Merkez veya Yeşilova” ibaresini de ekleyerek, tayinini istedi. Yeşilova’ya tayin edildiğini öğrenince de 1964 yılının Ağustos ayında memleket topraklarındaki görevine start verdi. Gönül vadisinden geçen ırmak; “Hadi gidiyoruz” demiş ve onu da katıp götürmüştü önüne.

Gerek kadro eksikliğinden, gerekse başka yerlere tayinleri çıkan zabıt katiplerinin ihmalleri yüzünden geriye dönük yapılması gereken birçok iş onu bekliyordu. Gece geç saatlere kadar aylarca süren fedakarca çalışmanın ardından düzene giren ve rutin bir hal alan çalışma programının mimarı AHMET UYGAN idi ve kısa sürede kendini kabul ettirmiş, takdir toplamıştı.

1964 yılının sonlarında Burdur’dan gelen telefon, yeni bir hayata yelken açacağı anlamı taşımaktaydı. Zira Ağlasun’da iken yazdığı ta- yin dilekçesinde; “Burdur veya Yeşilova” ibaresini kullanmıştı ve bu durum yeniden değerlendirmeye alınmıştı…

Kız kardeşleri Sevim ve Rahime Burdur’da yaşıyorlardı ve AHMET UYGAN’ın böyle bir isteği geri çevirmesi elbette düşünülemezdi. Sevim mezun olmuş ve dispanserde göreve başlamıştı. Rahime ise öğrenciydi ve dersleri oldukça zayıftı. Kız kardeşlerini himayesi altına almak ve Rahime’nin derslerine yardımcı olmak yegane amaç olarak ön plana çıkmıştı.

“Evet!” cevabının ardından gelen tayin dilekçesini durdurmaya, Yeşilova‘da birlikte çalıştığı hakim ve dönemin başkatibinin çabaları yetmeyince, 1964 yılının Aralık ayında Burdur‘da göreve başladı.

Israrla istenmesinin nedenini Burdur‘daki ilk iş gününde öğrenmişti AHMET UYGAN. Ağlasun’daki çalışmalarını duyan hakim Mehmet Kendir, onu özellikle istemişti.

Sulh Ceza Mahkemesinde çalışıyor olmasına rağmen diğer mahkeme kalemlerinde de arkadaşlarına yardımcı oluyor, gittiği her yerden belleğine bir şeyler katıyordu. Tıpkı Ağlasun ve Yeşilova’da olduğu gibi Burdur’da da vazgeçilmez olduğunu ispatlamış, sevgi zincirinin en tepe noktasındaki yerini almıştı. Hatta “Adliyeciler Sendikası Burdur Temsilcisi” görevini bile üstlenmişti. Ayda bir kez olmak üzere, “toplantı” adı altında organize ettiği gecelerde; kaynaşma, dayanışma ve arkadaşlık bağlarını güçlendirme amacıyla adliye çalışanlarını bir araya getiriyor, stres atmalarını sağlıyordu. Enerjisiyle yarattığı sinerji, güzel tatlar bırakmıştı çalışma arkadaşlarının kalbinde ve gönlünde…

Dost bildiği keskin nişancıların; iyi niyetini, merhametini, hoş görüsünü hiç ıskalamadan vurdukları zamanlar da olmuştu, ama sevgiyi yüreğinde güneşiyle demleyen biri için böyle olumsuzlukları bertaraf etmek hiç de zor değildi.

Burdur‘daki memuriyet süreci çok verimli geçmişti. Oldukça seri bir şekilde kullandığı daktilo ile yazdığı ve Yargıtay’a gönderdiği kararların hep tasdiklenerek geri dönmesi, beş yıl boyunca birlikte çalıştığı Mehmet Kendir’in, birinci sınıf hakimler arasına seçilmesine neden olmuştu. Öyle ki Adliye çalışanları olarak kendisini tebrik etmeye gittiklerinde, Hakim Mehmet Kendir; “Bu başarının mimarı Ahmet’dir” diyerek herkesin huzurunda AHMET UYGAN’ı onore etmiş ve Komisyona teklifte bulunarak, takdirname almasını sağlamıştı.

Adliye’de görev yapan tüm hakimler ve savcılar tarafından tanınan ve kendini sevdirmeyi başaran Ahmet UYGAN, “güven” sözcüğü ile yan yana anılmaya başlamıştı artık… Ağzından çıkan yirmi dokuz harf emir kabul ediliyor, hiçbir isteği, hiçbir ricası geri çevrilmiyordu.

Gardiyan, müstahdem, mübaşir ve katip kadrolarına, o kadar çok kişiyi yerleştirip, yuva kurmalarını sağladı ki! Aynı zamanda esnaf olduğu dönemlerde Burdur ve ilçelerinde tanınıp, olumlu izler bırakmasından dolayı sadece Yeşilovalı değil, Burdur genelinde de Burdur‘da okuyan çok sayıda öğrencinin velisi olma görevini üstlenmişti. Birçok aile hiç düşünmeden çocuklarını AHMET UYGAN’a emanet etmişlerdi. Veli toplantılarına katılmak, öğrencilerin durumları ile ilgili olarak öğretmenlerle yaptığı görüşmeleri anne babalara aktarmak, okulda ve evlerinde takip ettiği öğrencilerin kötü alışkanlıklar edinmesini, başka yollara sapmasını engellemek gibi uğraşları da kendine görev edinmişti.. Maddi durumları iyi olmayan öğrencileri ise Kızılay Başkanı Avukat Memduh Boyacıoğlu ile olan iyi ilişkileri sayesinde, Kızılay Yurduna yerleştirmişti. Hatta MemduhBoyacıoğlu‘nun; “seninçevrenoldukça geniş! Birlikte bir kooperatif kuralım” önerisi üzerine, kurucu üyesi olduğu Burdur Şirinevler Yapı Kooperatifini birlikte kurmuşlardı.

1971 yılında, Yeşilova Adliyesi’nde görev yapan başkatibin emekliye ayrılması üzerine boşalan kadro için yapılan sınavda başarılı olunca, memleket hasretini sonlandırmış ve 2 Kasım 1971’de “Yazı İşleri Müdürü” olarak göreve başlamıştı. Yeşilova’da İcra Müdürlüğü ve Noterlik kadrosu olmadığı için o görevleri de yürütmesinin yanı sıra Seçim Müdürlüğü görevini de üstlenmişti.

O güne dek olduğu gibi büyük bir özveriyle, gerektiğinde geç saatlere kadar mesai yaparak, geride hiçbir iş bırakmamış ve bürokrasinin işlerliğinin aksamamasını sağlamıştı.

Çalışma hayatlarına Yeşilova’da başlayan hakim ve savcıların acemi ve tecrübesiz olmaları gayet doğaldı. Alt üst ilişkisini zedele- meden eşi Naciye Hanım ile birlikte hakim ve savcıların evlerine yaptığı ziyaretlerle, onlara annelik babalık ve ağabeylik yapma nezaketini göstermiş, yaşamlarını kolaylaştırmak için her şeyi yapmıştı.

Yeşilova Adliyesi’nde açık olan katip, mübaşir ve müstahdem kadrolarının, dürüst ve çalışkan kişilerin işe alınarak doldurulmasını sağlamıştı. Halen Burdur Adliyesinde “İl Seçim Müdürü” olarak görev yapan Mustafa Kocasak’ın gelişiminde ve evrilmesinde başrol oynayan kişi yine AHMET UYGAN’dır.

Boşanma davalarında eşya tespiti yapmak için evlere gittiğinde, davacı ve davalı pozisyonuna düşmüş eşlerle saatler süren konuşmaların ardından kurtarılabilecek durumdaki birçok evliliği kurtarmış, suçsuz günahsız çocukların anasız babasız büyümelerine engel olmuştu.

Asli görevi olan “Yazı İşleri Müdürlüğü” dışında, 7 yıldır aralıksız sürdürdüğü İcra Müdürlüğü ve Seçim Müdürlüğü görevlerini, açılan kadro ve yapılan atamalar neticesinde devretmişti. Noterlik görevi ise 15 yıl boyunca devam edecekti.

İmrenilecek başarılarla geçen 35 yılın ardından, 1996 yılının Kasım ayında emekliye ayrıldı. Amirlerinden ve müfettişlerden aldığı takdirnameler dışında, geride bıraktıkları ise sadece birkaç sözcükten ibaretti. Şeref, onur, gurur, itibar ve “İyi ki” ile başlayan sayısız cümle…

Gidişiyle, hasretin her demine vuslat yüklemişti sanki AHMET UYGAN. Yeşilova halkı ve köylüler yokluğuna alışamamışlar, her gör- dükleri yerde sitemlerini dile getirir olmuşlardı. Adliye’ye gittiklerinde tek bir güler yüz göremediklerini, gösterilen ilginin yetersiz olduğunu, yol gösteren olmadığını, kendisinde görmeye alıştıkları her şeyi özlediklerini üzgün bir şekilde anlatmaya çalışıyorlardı. Bu durum AHMET UYGAN‘ı onore etse de, üzülmeden de edemiyordu.

Farklı amaçlar doğrultusunda yurdun muhtelif şehirlerine yayılan köylülerinin, memleketlerine hasret ve birbirlerinden kopuk şekilde yaşamaları, çok üzüyordu AHMET UYGAN’ı. 1996 yılındaki bir bayram namazı sonrası yaptığı konuşma, dilden dile yayılmış ve gerek köylüler, gerekse gurbetçiler tarafından kabul görmüştü. O tarihten itibaren her temmuz ayının ilk haftasındaki pazar günü; tanışma, buluşma ve görüşme amacıyla, “piknik” adı altında düzenlenen etkinlikte bir araya gelen Niyazlarlılar bol bol hasret gidermekte, kaynaşmanın ve dayanışmanın doyum- suz hazzını yaşamaktadırlar.

2002-2006 yılları arasında Belediye Meclis Üyeliği görevinde de bulunan AHMET UYGAN, Yeşilova’da açılan ve Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinin bir kolu olan Meslek Yüksek Okulunun, faal duruma getirilme sürecindeki tüm çalışmalarda da yer almıştı.

Dur durak bilmeden çalışmakla geçen yıllar çok yormuştu onu. Şırıl şırıl akan bir derenin suyuna ayaklarını en son ne zaman soktuğunu, inanmasa da bir papatya falına en son ne zaman baktığını, bir uğur böceğini parmağına koyup ne zaman “uç, uç” dediğini, bir buğday tanesini imece usulü ile yuvalarına taşıyan karınca ordusunu en son ne zaman izlediğini, bir ilkbahar gününde yağan yağmurun ardından toprağa uzanıp, kokusunu ne zaman içine çektiğini, yanına konan serçenin ürkek bakışını, kaçamak göz atışını ne zaman gördüğünü, kelebeğin kanadında açan çiçeklerin rengarenk uyumunu izlerken ne zaman sarhoş olduğunu ve menekşenin moruna ne zaman dokunduğunu bile unutturmuştu aradan geçen yıllar…

Bir uçurtmanın kuyruğuna tutunup bulutların üstünde çocuk olmayı, Salda Gölü kenarında topladığı taşları tüm gücüyle su’ya fırlatıp, kaydıra kaydıra uzaklara gidişini izlemeyi, yakamoz içinde çırpınan balıkları tutmayı düşünmeden yemlemeyi, en hüzünlü anında bir dosta sarılıp, omuzlarına başını gömerek ağlamayı, temmuz gecelerinde yıldızları sayarak dilek tutmayı ve birine umut bağlamayı, yağmurda yürüyüp iliklerine kadar ıslandıktan sonra güneşte kurumayı, gökkuşağının altından geçerken her renginden bir yudum mutluluğu içmeyi, seher yıldızının eşliğinde şafakla öpüşmek için dakikaları sayan karanlığa el sallamayı ve rengini gülden almış dolunayın suya düşen gölgesini doya doya seyretmeyi öyle özlemişti ki!

Ömür törpüsü yıllardan hesap sorma zamanıydı artık… Yarım kalan her şeyi idrak ile tamamlamak ve dünyanın sefasını sürmek için gerekirse güneşi tenhaya çekip ışığını çalacak, Ay‘a yakamoz doldurup okyanusa salacak, gök kuşağına sarılıp gökyüzünde kalacak, yazı baharı saklayıp çöle kışı salacak ve hayali gerçekle karıp mutluluğu bulacaktı. Dertlerini ise duvarda asılı duran ve yıllardır onu hiç bırakmayan sadık dostuna anlatacak, zulasında sakladığı hüzün tortusunu elindeki tezene ile ufalayıp, sazının tellerine dökecekti. Gönlüne çakılan paslı çivileri son bir muhtıra ile sökecek, kanamaya başlayan kabuk bağlamış yaraları zemzem suyu ile yıkadıktan sonra türkülerle dikecekti.

AHMET UYGAN…

Gülüşü “ganimet”, sitemi “özel” olan yaşamın ağır işçisi… O, kanadı kırılan telli turnanın yüreğinde kanayan gizli yarayı, sevgisiyle sarıp onaran koca yürekli adam… O, Sahra çölünde yağmur yağdıran, sevenlerini olmadık hayallere, düşlere daldıran, bir bakışıyla gönlün pasını silen, mutluluğun resmini yapamasa da varlığıyla herkesi mutlu eden unutulmayacak bir değer… O, bahar yağmurlarıyla coşup, denize ulaşan ırmak, susuzluktan kuruyup çatlayan toprağın hasret kaldığı yağmur, kokusuyla baş döndüren akşam sefası, pencereden gülümseyen dertlere derman ay ışığı… O, hakkında yaptığım empatiyi her seferinde sempatiye dönüştüren değerli şahsiyet… Ne mutlu onun gönül bahçesinde açan ve efil efil kokan zambak olmayı başarabilenlere… Toplum Adına Saygı ve Minnetle…