KültürManşetSÜMER EZGÜ’nün Muhabirimiz Hacer Zeren’le söyleşisi: ‘Burdur’dan bir şey olmaz anlayışını bir kenara bırakalım’ BAL GİBİ OLUR!

4 sene ago

TANINMAMA NEDEN OLAN TÜRKÜ; İLVANLIM’DIR

Hacer Zeren: Sümer Bey, sizin Burdur’daki yaşamınızı en başından öğrenmek istiyoruz. Burdur’dan, Bucak’tan ayrılmanız nasıl oldu?

Sümer Ezgü: Burdur’da doğdum. Çocukluğum Bucak’ta geçti. Orta sona kadar Bucak’ta büyüdüm. Müzik öğretmenimiz Cahit Anık’tı. Bağlamayı bana öğreten Hocamdır Cahit Anık. Babam öğretmendi. Baba tarafım aslında Trabzon Akçaabat kökenlidir. Babam öğretmen olarak Burdur’a geliyor, ilk tayini Bucak’a çıkıyor. Hatta kamyoncular onu, elinde tahta valizi ile Bağbeli Köyü’nde bırakıyorlar. Bakıyor ki orası Bucak değil, Bucak’a geliyor. Sonra annemle tanışıyorlar. Anne tarafım Çeltikçili. Biz de iki kardeş Bucak’ta doğduk ve çocukluğumuz orada geçti. İki sene Gümülcine’de kaldık. Babam oradaki azınlık Türklerin çocukları için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilmişti. Sonra tekrar Bucak’a döndük. Burdur merkezde 3 yıl kaldım. Liseyi burada okudum. Sonra Ankara 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi’ne gittim. Müziğe Bucak’ta melodika ve mandolin çalarak başladım. Gümülcine’de iken nota ve mandolin dersleri aldım. Ancak mandolin ile türkü çalıyordum, içimden geliyordu. Bucak’a döndüğümüzde Cahit Anık’la bağlama çalmaya başladım. Lise için Burdur’a geldiğimde halk oyunlarına başladım. Hocalarımız Nihal Hızır, Yılmaz Anarat bizim halk oyunları müzik çalışmalarımızda önderlerimizdi. Okul geceleriyle kendimizi ifade etmeye başladık. Daha sonra, Spor Akademisi’ni bitirdiğim yıl, TRT bir sınav açtı, 12 Eylül dönemiydi. Siyasi olayların çok yoğun olduğu bir dönemdi. Bu dönemde aynı zamanda yurt dışına Türkiye’nin de katıldığı halk oyunlarıyla festivallere gidiyordum, dışarıdaki renkli ve mutlu ortamlardan bizim ülkemizdeki karışık ortamlara dönüyorduk. Kendimizi yaşadığımız ülkeye karşı sorumlu hissediyoruz. Gençliğinde verdiği dinamizimle hep o dönem olayların içindeydik. TRT 1966’dan sonra 1981 yılında yılında, ilk kez bize denk gelen bir sınav açtı. Ankara, İzmir, Trabzon, İstanbul, Çukurova, Erzurum Radyolarının açtığı bir sınavdı. Yaklaşık 10 bin kişi katıldı. Ben kazananlardan birisiydim. Bir yıl kadar eğitim aldık. Bu arada birçok elemeler oldu. Bu arada ben TRT’ye birinci olarak girdim ve kadroya alındım. Profesyonel müzik maceram böyle başladı. Sonra televizyon programlarına başladım. TRT’ye girdiğimde türkü derlemeleri yapmak ilgili çekmeye başladı ve Burdur’dan bazı derlemeler yaptık. Burdur’da ilk Dirmilli Kadir Turan’dan ‘Kuyu Dibi Taşlı Olur Öksüz Gözü Yaşlı Olur’ türküsünü derledim. Sonra Faik İnce’den ‘Dirmilcikten Gider Yayla’nın Yolu’ türküsünü, Hüseyin Kayhan’dan Teke Yöresi havası ‘Ovalar Ovalar’ türküsünü derledim. Ama benim tanınmama neden olan türkü Çorum türküsü olan, Ankara’da Musa Yenilmez’den aldığım ‘İlvanlım’ türküsüdür.

Hacer Zeren: İlvanlım türküsünü yorumlamanız Belkıs Akkale’den sonra mı?

Sümer Ezgü: Çok ilginçtir; içlerinde İlvanlım’ı albümünde okuyan en son benim. Çünkü İbrahim Can ben Ankara’da iken İstanbul’a bir kaset firmasına beni götürdü. Plakçı ‘daha lokomotif türküler yok mu?’ demişti. ‘Benim de kasetim olmasın’ deyip küskünlüğe girdim nedense. O zaman İlvanlım, Bedirim, Nazar Değmesin adlı türküleri derlemiştim. Sonra İlvanlım’ı TRT’de okumaya başladım ve İlvanlım’la müzik ödülü aldım. Sonra herkes kasetinde okudu. Ben yolda yürürken, düğünlerde her yerde İlvanlım okunuyordu.

Hacer Zeren: Halen birçok radyoda çalınıyor.

Sümer Ezgü: Evet. Benden duyuldu türkü ve bana müzik ödülü kazandırdı. Kaset yapmak için küskünlüğüm vardı, bu nedenle televizyon programlarında bu türküyü söyledim. Türkülerden anlamıyorlar diye düşünmüştüm. Sonra ‘lokomotif türküler yok mu’ diyen plakçı beni seneler sonra aradı. ‘Ya Sümer Bey ne güzel türkü yakalamışsınız’ dedi. Demek ki bunlar müziği çok iyi bilmeyen insanlardı. Yani sadece pazarlayıcıydılar.

BURDUR’DA ÇOK MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM

Hacer Zeren: Çocukluğunuzla ilgili aklınızda öncelikli neler kaldı?

Sümer Ezgü: Çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Çocukluğum Bucak’ta geçti. Babam ‘kendi kazandığınız paranın kıymetini bilin’ diyerek, yazları bizi işe verirdi. Babam, Bucak Oğuzhan Okulu’nun Müdürüydü ama bizi orada okutmadı. Bucak Cumhuriyet Okulu’na verdi ki müdürlüğünü yaptığı bir okulda okuyup şımarmayalım diye. Biz yazları Bucak dağlarında salyangoz toplardık. Onları yabancılar satın alırlardı. Dondurmacılık yaptım, pazarda karpuz indirdik, su sattık. Tommiks Teksas okuduk. Burada otururken, Öğretmenevlerinin tretuvarlarını biz kazdık. Yaşamın içinde olmamızı sağladı babam. Hazır değil de, ekmek parasının nasıl kazanıldığını görmemizi istiyordu. Yazları çalışarak, para kazanmanın ne kadar değerli olduğunu o zaman anladık.

Hacer Zeren: Burdur yöresi türküleriyle alakalı bir şeyler söyleseniz, buradaki türküler bize ne anlatır?

Sümer Ezgü: Yörük havalarıdır. Göçer kültürünün buradaki yaşayan türküleridir bunlar. Teke Yöresi olarak da lokal bir merkezdir. Gerek ritmik yapısı, gerek melodik anlatımı, enstrümanları… Mesela Dirmil yöresi, sipsi ve üç telli cura açısından bakarsak, merkezdir. Aziziye, Bucak başka bir bölgedir. Gölhisar başka bir bölgedir ama çok zengin bir bölgedir. Zeybek havaları, Teke türküleri açısından Anadolu’daki folklör kültürü içerisinde ayrı bir değeri vardır bu bölgenin türkülerinin.

Hacer Zeren: Konuyu Burdur Gölü’ne getirelim artık. Çocukluğunuzdaki Burdur Gölü’nü anlatır mısınız bize?

Sümer Ezgü: Çimmeyi göl’de öğrendik.

Hacer Zeren: Çocukluğunuzda göl nereye kadardı?

GÖL BİZİM SOSYALLEŞTİĞİMİZ BİR YERDİ

Sümer Ezgü: Çendik Plajı’nın hemen yanındaydı. Oradan suya girerdik. Suya arsenikli derlerdi ama arsenik yokmuş. Yaralarımızı çabuk iyileştirirdi. Kükürtten oluyor galiba. Kuşlar vardı, karabatak, meke. Bir de küçük su yılanları vardı. Bir de sonradan adını öğrendiğimiz küçük balıklar vardı; Burduricus. O zaman gölün karşı tarafında geçmek şehir efsanesi gibiydi, çok uzaktı. ‘Oraya yüzerek gitti yoğurt getirdi’ filan derlerdi. Şimdi arabayla orayı geçiyoruz ve karşı kıyının ne kadar güzel olduğunu görüyorum. Göl bizim sosyalleştiğimiz bir yerdi. Tugayın oradan dolmuşlar kalkardı. Biz de Öğretmenevlerinde oturduğumuz için, dolmuşlarla göle giderdik. Orada sosyal bir ortam oluşurdu. Göl’de yaz şenlikleri olurdu.

Hacer Zeren: Dışarıdan sanatçı gelir miydi?

İÇ DİNAMİZMİ OLMAYAN BİR HALK YAŞAYAMAZ

Sümer Ezgü: Hayır. Halkın kendi şenlikleri olurdu. Bunlar su oyunları, su yarışları olurdu. Bir halkın kendi kendine yetebilmesi lazım. Bu çok önemli. İç dinamizminiz yoksa dışarıdan istediğiniz kadar iz taşıyın. Bir işe yaramaz. Kendi iç dinamizmi olmayan bir halk yaşayamaz. Dışarıdan dökme suyla getiremezsiniz. Dışarıdan sadece bir şeylerin farkındalığını yaratırsınız. Göl, yaşayan bir yerdi, sosyal bir ortamdı. İnsan ilişkilerimiz olurdu. Su festivalleri olurdu. Optimistler olurdu. Yağlı direkleri, yüzme yarışları olurdu. Bu yörüklerin suyla yaşadığı ve yarıştığı bir yerdi. Ama su çekildikçe bunlar artık unutulmaya başlandı. Asosyal bir yaşam oldu.

Hacer Zeren: Demek ki göl Burdurlu’nun sosyalleşmesinde ne kadar önemliymiş!

Sümer Ezgü: Burdur’un iklimi için, tarım için olması şart. Göl yoksa iklim değişecek. Bu bir zincirdir. Bitki örtüsü biter, iklim bozulur. Hayvan yapısı bozulur. Onun için çok hayatı göl bizim için.

Hacer Zeren: Peki siz Burdur Gölü’nün Burdur için öneminin farkında olunduğunu, yapılanların yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Sümer Ezgü: Ben Burdur’a her gelişimde, su’yun biraz çekildiğini gözlüyordum. Ama son yıllarda bu had safhaya çıkmıştı. Beni Doğa Derneği’nden aradılar. Gölün kurtarılması için bana dokümanlar sundular. Göl yok olursa ne olur? Üç sene oluyor sanırım. Buraya davet ettiler beni. Geldik. Göl’de bir basın toplantısı yapıldı. Kısa bir süre sonra da gölün havaalanı tarafında bir eylem yapıldı.

Hacer Zeren: Yaygın medyanın konuya ilgisi nasıl Sümer Bey?

Sümer Ezgü: Bence bu işin medyatik yanından ziyade niteliğine bakmak lazım. Medya sadece ön plana çıkarır. Önemli olan Burdur Gölü’nün Burdur için ne anlama geldiğinin kavranması ve sadece bunu kavramak için yapılan eylemlerle kalmaması, gerçekten çözüm yönünde bir şeyler yapılması. Yoksa basında yer alıp almaması çok önemli değil yani.

Hacer Zeren: Siz asıl çözümün ne olduğunu düşünüyormusunuz?

GÖL’E KAYNAĞI BULACAK OLAN DEVLETTİR

Sümer Ezgü: Beni Şafak Türkel aradı. Bir belgesel çekeceğini söyledi. Bizim yaptığımız çalışmaları da duymuş. Benim de yer almamı istedi. Sanat farkındalık yaratan bir unsur. Sanatı kullanarak çok etkili bir hareket başlatıldı, Şafak’ın belgesi ile beraber. Göl’e kaynak lazım. Göl’ün kaynağı tükeniyor. Burdur dendiği zaman akan suların durması lazım. Tüm çıkar ilişkilerimizin, rüşvet ilişkilerimizin, arazi ilişkilerimizin, siyasi ilişkilerimizin bitmesi lazım. Akan suların durması lazım. Çünkü yukarıdan baktığınız zaman Burdur’un çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmamız lazım. Bir göl’ün kaynağı sudur. Sulamada yanlışlık varsa derhal değiştirilecek, damla sulamaya geçilecek. Gölü besleyen kaynak suları, eğer ki barajlarla kesiliyor, kontrolsüz, acımasız bir şekilde tamamen set çekiliyorsa buna bir çözüm bulmak, göl’e su akıtmak lazım. Ya da taşıma suyla bu mümkünse – ki son dönemde konuşulan, çevrede taşkın olan Menderes Çayı gibi benzeri bir takım kaynaklardan bahsediliyor- artık teknik sorunlar bunlar. Oradan bir kanal açılacak. Kimse kimsenin suyunu çalmayacak ki. Tarlaları basan taşkın suları buraya aktarılacak. İnsanlar nasıl baraj yapıyorsa, buraya su da akıtılabilir. Yani kaynak lazım, kaynak. Kaynağı bulacak kişiler devletin adamları, yöneticilerimiz. Bu devlet yaşatmak için var. Yaşatmak için ne gerekiyorsa onu yapacak. Halk gerekeni yapıyor. Göl’le ilgili etkinliklere katılıyor. Halk artık gölün önemini kavradı. Devlet yapacak. Devlet bizim devletimiz onun için var. İlgili birimler, üst yöneticiler, kurumlar bir araya gelip yapacaklar. Bu konuda teknik raporları olan var, bunları yapacaklar. Yaşam sonuç işidir. Sonuç varsa hepsi palavra, yalan, Herkes birbirini idare eder. Sonuç alacaksın, sonuç.

Hacer Zeren: Biz sayın Bakan buraya geldiğinde, göl’deki çekilmeyle ilgili nedeni sorduğumuzda, asıl sorunun yağış azlığı olduğunu söylemişti…

Sümer Ezgü: Yağmur duasına mı çıkacağız?

Hacer Zeren: Bundan sonra bu sorunun çözümü noktasında neler yapılacak?

ÇÖZÜM NOKTASI BİZ DEĞİLİZ BEN SADECE ÇIĞLIK ATARIM

Sümer Ezgü: Çözüm noktası ben değilim. Ben proje kurmam. Ben çığlık atarım. Çözüm noktası devletimiz. ‘Uyan Burdur, Dayan Burdur. Bilinçlendik Gayrı Dayan’ derim ben. Çığlık atarım. ‘Uyan insanoğlu uyan, doğanın sesini duyan, dayan Burdur Göle Dayan Bilinçsizlik Sana Kıyan, Dereleri Bırakalım, Damlayla Sulayalım, Kanallarla Ulayalım, Dayan Burdur Gölü Dayan Bilinçlendik Gayrı Dayan…’

Hacer Zeren: Biraz müzik konuşalım. Müzik çalışmalarınız nasıl gidiyor, yeni albüm var mı?

Sümer Ezgü: Ben Antalya’ya yerleştim. Son bir yılda üç tane albüm yaptım. Bir tanesi oğlum Ozan ve arkadaşlarıyla yaptığım ‘Sümer Ezgü ile Süper Çocuklar’ albümü. Anaokulu ve İlkokul çağındaki çocuklara yönelik bir albüm. Rock altyapı ile sipsi curanın olduğu, birlikte türkü söylediğimiz bir albüm oldu. ‘Tin Tin Tinimini Hanım, Hoppa Şinanay, Leblebi Koydum Tasa, Horozumu Kaçırdılar’ gibi çocuk türküleri, tekerlemeler olan albüm. Amacım çocukların türkülere, kendi öz kültürlerine yakın olması. Bu çocuklar dünya insanı olurken, aynı zamanda dünyada kendilerini nasıl tanımlayacaklar? Ben bir sanatçı olarak buna kültür ve sanat açısından katkıda bulunan bir albüm yaptım. İkincisi de bir remiks albümü. Dünyada elektronik müzik çok kanatları olan bir müzik. Davit Guetta gibi müzisyenlerin yaptığı elektronik müzikle bizim türkülerimizi birleştirdim. Kulüplerle bize ait çalınan pek eser yok, hep yabancı müzikler. ‘Elektro Türkü House’ albümün adı. Çünkü house, ev tarzı müzikte, insanlar kendi imkanlarıyla ev ortamında kendi müziklerini yaratıyor. Bu müziğin çeşitleri var, bir tanesi de elektronik müzik. Biz bunu türküyle birleştirdik, ‘elektro türkü house’ dedik. Bizim anonim türkülerimiz sözlerini ve müziklerini aynen birleştirerek, dans ritimleriyle birleştirdik.

Hacer Zeren: Eğlence kulüplerinde çalınıyor mu?

Sümer Ezgü: Çalıyorlar. Cemile ve Nazar Değmesin’e klip çektik. Bir de ‘Ankara havası’ adı altında, belden aşağı sözlerin olduğu, pornografik bir müzik çıktı. Ben de 20 sene Ankara’da yaşadım.

Hacer Zeren: Ankara’nın kültürüyle alakası yok bu şarkıların…

Sümer Ezgü: Asla yansıtmıyor. Dondurmamı Yalan mı? Vekilime Kaymak Lazım, Arabada Beş Evde Onbeş… gibi sözlerin olduğu, porno müzik diyorum ben buna… Bunun üzerine ‘Hakiki Angara Havaları’ diye bir albüm çıkardım. Gerçek Ankara türkülerinden oluşuyor. Hüdayda türküsüne de Ankara Hamamönü’nde klip çektim. Benim hiçbir meslektaşımın gerçekleştiremeyeceği üç tane albüm yaptım. Normalde 2-3 yılda bir albüm yapılıyor. Albüm satışı yok. Üretimin içinde olmamız gerekiyor. Bu üretimleri sanal ortama koyuyoruz. Çağa uyum sağlamak gerekiyor. Biz de yasal sitelere şarkılarımızı veriyoruz. Eskiden Burdur’da da kasetçiler vardı, artık yok. Bir şehirde sinema olacak, tiyatro olacak, müzik çalışmaları olacak.

Hacer Zeren: Bizim sokak müzisyenlerimiz bile yok Sümer Bey. Birkaç genç müzisyen bir hevesle sokakta çalmaya başlıyor, aradan kısa bir süre geçiyor, arkadaşları bir daha göremiyoruz. Hevesleri kırılıyor.

BURDUR’DAN BİRŞEY OLMAZ ANLAYIŞINI BIRAKALIM

Sümer Ezgü: Sokaklarda müzisyenler olmalı, sokak ressamları olmalı. Arkadaşlarımızın hevesleri kırılmasın. Her şeyden önce kendileri için çalsınlar. Sokaklarda sanat ruhu olsun. Anlar insanlar, güzel şeyleri fark eder bir süre sonra. ‘Burdur’dan bir şey olmaz’ anlayışını bir tarafa bırakalım. Olur. Burdurlu’larda Burdur sevgisi vardır. Yeter ki birileri önder olsun, toparlasın. Hepimiz buralardan yetiştik, tepeden düşmedik. ‘Anadolu’dan Geldik’ türküsünde diyoruz ya, hep ileri gitmek gerek… Çok çalışacağız. Genç insanlar, genç nesiller sakın yılgınlığa düşmesinler, çalışsınlar, üretsinler, kendilerini yetiştirsinler. Burdur’dan bir şey bal gibi olur.

Biz burada Vali Can Direkçi zamanında 20 bin 328 kişi stadyumda rekor denemesi yaptık. Bir şeye inandılar. Antalya’dan, köylerden buraya sel gibi insanlar aktı.   Rekor oldu olmadı o başka mesele ama bu aslında bir araya gelişti. Göl için de öyle bakın. Önce biz 3-5 kişiydik. Göl kenarında açıklamalar yaptık. Sonra insanlar gelmeye başladılar, bir araya gelinmeye başlandı. Burdurlular, Burdurlu olmayanlar…Y eter ki bir heyecan yaratılsın. Burası güzel bir şehir. Belki sanayisi yok ama her yerde sanayi olması gerekmiyor. Anadolu’da böyle yerlerin olması lazım. Nefes alınan yerler buralar. Pazar gittik, tazecik meyveler sebzeler. İnsanlar güzeldir. Kötülük düşünmezler. Burada olaylar az olur. Burası güzel bir bölgedir. Göl çevresi yeşildir. Eğitim oranı yüksektir. Türkiye’nin en önemli okullarına buralardan çocuklarımız gider.

KENT YAŞAMINA AYAK UYDURMAMIZ LAZIM

Ama son dönemde köy nüfusu ile kent nüfusu birbirinin içine girdi. Bunun biraz daha yavaş olması gerekiyor ki sindire sindire olsun. Ama tabiiki Türkiye’deki ekonomik koşullar böyle bir göç oluşturdu. Burada şehir yaşamına ayak uydurmamız lazım. Hepimiz küçük yerlerden çıktık, Ankara, İstanbul’a gittik. Buraların başka yaşam koşulları var. Köy yaşamı köy de güzeldir, köylü köyde güzeldir. Şehirde köy yaşamı olmaz, şehir de şehir yaşamı olur. Mesela ayakkabılarımızı artık evlerin içine alabiliriz. Bu memleket bizim. Çatılarımızdaki o gün ısılar, antenlerin çevresi, paravanlarla çevrilebilir, Belediyenin, kent mimarlarının belirleyeceği kurallara göre yapılabilir. Binaların dış görünümlerinden tutun da… Artık bir gün seçim olursa bir kat daha çıkarım düşüncesiyle demirler bırakılmamalı. Sıvasız, tuğlalı evler… Kent mimarisi çok önemli. Bir katlı bir evin yanında 8 katlı bir bina olmaması lazım. Evlerin altında otoparklar olması lazım. Arabaların yollara park edilip, apartmanların altları dükkan yapılıp bunun içinde Belediye’ye bir harç yatırılıp, yollara park etme hakkının bu memlekette elde edilmemesi lazım artık. Bu ülkenin sorunu. Binalar yapılırken otoparkları ve yeşil alanlarıyla yapılması lazım. Biz Öğretmenevlerinde otururken, arkada yeşil bir alan vardı. Geldiğimde gördüm ki bizim pencerenin dibine kadar kütüphane yapılmış. Orası uygun mu acaba? Geçen yıl geldiğimde o binanın yıkıldığını gördüm. Ne kadar ferahlamış orası. Oranın yeşil alan olması lazım. Şehirde, mahalle aralarında çok yeşil alan olması lazım. Yeşil alanları kapatıp bina yapmamalıyız. İl Kütüphanesini de daha farklı bir yere yapabiliriz.

Hacer Zeren: Soru soruyu doğuruyor. Şu an Burdur’un gündeminde mevcut Adliye binasının yıkılması ve yerine yeşil alan yapılması var. Sayın Belediye Başkanı Ercengiz, burasının yıkılıp, yerine yeşil alan yapılması gerektiğini savunuyor. Katılır mısınız?

ADLİYE BİNASI YIKILIP YEŞİL ALAN OLURSA ALKIŞLARIM

Sümer Ezgü: Alkışlarım bu anlayışı. Yeşil. Bol bol yeşil alan olsun. Yeşilden korkmayalım. Şehir merkezinde, mahalle aralarında…

Hacer Zeren: ‘Otopark kültürümüzün yaygınlaşması lazım’ dediniz. Burdur’a bir Katlı Otopark yapıldı ama hala istenilen düzeyde kullanılmıyor. Burdurlu’nun en çok istediği şeylerden birisiydi otopark yapılması. Yapıldı. Fakat otopark’ı kullanma alışkanlığımız, kültürümüz yok.

OTOPARK KÜLTÜRÜ ZAMANLA YAYGINLAŞIR

Sümer Ezgü: Bu kültür de zamanla yerleşecek. Ankesörlü telefonlar sokaklara konduğu zaman ilk başta hep kopardılar, kestiler. Ama insanlar alıştı buna da alışacaklar. İki sıra araba park edilir mi? Kent yaşamına uymak zorundayız. Köyün içine kocaman bir apartman dikersen köyü bozarsın, onun kendine özgü bir özelliği vardır. Kentinde kendine özgü kuralları var. Otopark kullanımı, ayakkabıların evin içine alınması kültürü, gün ısıların etrafının kapatılması kültürü… Bunların tümü uygar olmanın gereklilikleri. Bizler daha uygar olabiliriz. Bizim insanımız gelişime açıktır.

BURDUR DAĞLARINA ÇAM DİKİLMEMELİ

Bir de bizim çocukluğumuzda dağlara ağaç dikmiştik, okuldan bizi götürmüşlerdi. Halen o ağaçlar büyümemiştir. Benim eniştem orman mühendisiydi. Derdi ki; ‘bu dağların ağacı çam değildir. Bunun doğal yapısı akasyaya uygundur. Buraya akasya dikilmesi lazım.’ Akasyanın yaprakları dökülecek, orada bir alüvyon oluşturacak besleyecek, ondan sonra gerekirse çam dikeceklerdi. Bu çamlar büyümüyor. Bu işin uzmanları bu işe kafa yormalı. Dağlara uygun ağaçlandırma yapılmalı.

Hacer Zeren: Rock ve elektronik tarzla birleştirdiğiniz zaman, gençlerin türkülere ilgi gösterdiklerini fark ediyor musunuz?

Sümer Ezgü: Geleneksel yapı zaten halkın içinde yaşıyor. Bakın Burdur Şiş yedik. Kuru Fasulye yenmiyor mu memlekette, yeniyor. Medyada durum farklı. Yaşamın içinde, düğünlerde derneklerde insanlar zaten türkülerle yaşıyor. Ama medyaya baktığınız zaman popülist bir çizgi görüyorsunuz. Aslında Burdur Şiş, İzmir köfte, Tekirdağ Köftesi vs… aslında bunların tüketimi daha fazla. Ama vitrinde ne var; hamburger var. Hangisi daha fazla tüketiliyor dediğiniz zaman, ezici bir şekilde bizim yöresel yemeklerimiz tüketiliyor. İşin popülist tarafında, türküler yer almıyor.

STEPHEN HAWKİNG’İ OKUYOR

Hacer Zeren: Ben genelde bu tür söyleşiler yaptığım insanlara kitaplarla ilişkilerini sorarım. Kişisel bir merak. En son okuduğunuz kitap hangisi?

Sümer Ezgü: Bu ara kişisel gelişim kitapları okuyorum. En son Stephen Hawking’i okudum. Uzay ilgimi çekiyor. Çünkü evrende yalnız yaşamadığımızı düşünüyorum. Uçsuz bucaksız bir alanda sadece dünya, dünyada da sadece bizler yokuz diye düşünüyorum.

Hacer Zeren: Türk kişisel gelişim yazarları mı, yoksa Amerikan yazarlar mı?

Sümer Ezgü: Nilgün’le başladım. Sonra yabancı kişisel gelişimleri okudum. Türkleri okudum. Önemli olan okumak değil de, oradaki yazanları yaşamla birleştirmek, özümsemek. Aslında kişisel gelişim kitapları, uzay boşluğundaki yaşamdan farklı değil. Yalnız olmadığımız ve başkaları ile birlikte yaşadığımız, kendimizi bu yaşadığımız evrende tanımlamamız, yaşarken günü fark etmemiz, başkalarına hak tanımamız gibi daha insanlaşmamız, bizi daha insan ve mutlu kılmaya yarayan kitaplar bunlar.

Hacer Zeren: Teşekkür ederiz Sümer Bey.

 

Kodlama : SadeMedia Interactive