Birleşik Devletleri’nde akademisyenlik yaparken görevini bırakıp memleketi Burdur’un Karamanlı İlçesine gelerek susuz tarım yapmaya başlayan  Dr. Aynur Ece Onur,”Kürsüden indim traktöre bindim. Orada genç beyinleri işliyordum, burada toprağı işliyorum. Bu işi büyük zevkle yapıyorum.” dedi.

Onur, “Üniversitedeki kürsümden indim, traktöre bindim” diye söylüyorum. Harika bir duygu. Orada da genç beyinleri işliyordum ve çok çabuk verim almak büyük mutluluk veriyordu. Fakat burada topraktan çok daha hızlı verim alıyorum. Kendi toğrağımı işlediğim için çok büyük zevkle yapıyorum.” ifadelerini kullandı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Indiana Üniversitesi’nde Askeri Antropoloji ve Medikal Antropoloji alanlarında uzmanlaşan 38 yaşındaki Dr. Aynur Ece Onur, hayalini kurduğu susuz tarım projesini gerçekleştirmek için memleketi Burdur’un Karamanlı ilçesine yerleşti.

‘HAYATIMDAKİ EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIMDIR’

Onur,  “2011 yılında dedemi kaybedince Amerika’dan dönmeye karar verdim.  Dedem benim hayatımda çok önemli rol oynamış bir figürdü. Çevresi tarafından çok sevilen ve sayılan bir insandı. Aslında Amerika’ya gitmemi hiç istememişti ama eğitimimize çok önem verirdi. Biz 4 kuzeniz. Hem bizim hem de çevresindeki çocukların eğitiminde maddi manevi çok büyük destekleri olmuştur. Yurtdışında eğitim almamı istemekle birlikte, eğitimimi tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönmemi, kendi ülkeme, kendi topraklarıma, kendi insanıma hizmet etmemi gönülden dilemişti. Doktora yeterlilik sınavlarıma  hazırlandığım için dedemin cenazesine gelemedim. Indiana eyaletinde yaşıyordum ve 3 uçak iki vasıta ile gelmek zorundaydım. Maalesef gelemedim. Bu benim için çok büyük bir üzüntü oldu. Dedeme son vazifemi yerine getirememek hayatımdaki en büyük pişmanlığımdır. Bir daha hiçbir sevdiğimin bensiz toprağa verilmesini istemediğim  için Türkiye’ye dönme kararı verdim. Ama bu çok kolay olmadı. Öncelikle doktorayı tamamladım, uzun seneler dersler verdim çeşitli alanlarda. Uzmanlık alanım Askeri ve Medikal Antropolji idi. Savaş, şiddet, toplumsal cinsiyet, sürdürülebilir kalkınma gibi dersler verdim. Üniversitede sınıf ortamında kazandığım özgüvenle, Amerika’da bağımsız projeyi gerçekleştirme ve projeden sonuç alıp gerçek hayata uygulama yeteneğini kazandıktan sonra sınıfta anlattığım dersleri Türkiye’de kendi topraklarımda uygulamak istedim ve 2017 yılında Türkiye’ye döndüm. Çünkü dedem hep kendi topraklarına ve insanına hizmet etmek isteyen, kendi toprakları ve insanını zanginleştirmek isteyen bir insandı ve bende özellikle cenazesine gelememiş olmanın üzüntüsüyle vefa borcumu ödemek amacıyla topraklarıma, ülkeme döndüm” diye konuştu.

‘Biz hapishane gibi dört duvar arasında yaşamak için doğmadık’

Bir süre İstanbul Büyükçekmece’de yaşadığını söyleyen Onur, “bu dönemde kızımı kaybettim. Kızımı da kendi toprağımda, dedemin toprağında doğa ile barışık bir ortamda yetiştirmek istiyordum açıkçası İstanbul’da yetişmesini istememiştim. İstanbul Büyükçekmecede beni derinden etkileyen bir sahne ile karşılaşmıştım. Bir gün parkta köpeğimi gezdirirken küçük bir kız çocuğunun balkonda bisiklete bindiğini gördüm ve bunu çok acı ve yaralayıcı buldum açıkcası. Biz hapishane gibi dört duvar arasında yaşamak için doğmadık. Bunu düşünerek kızımı doğada yaşatmak istemiştim. Kızımı kaybetmenin ardından şöyle bir karar verdim; O dönemde kızımın nasıl bir hayat yaşamasını dilediysem, şimdi o hayatı kendim yaşıyorum. Hep iki kadınlık bir hayat yaşadığımı söylüyorum. Hem kendim, hem kızımın yerinde doğa ile barışık, kendi toprağımda, kendi insanımla bir arada onlara katkıda bulunabileceğim, hem ülkeme, hem yaşadığım dünyaya, insanlığa daha verimli bir şekilde katkıda bulunabileceğim bir hayat yaşamak istediğim için dedemin toprağına ve evine dönmeyi tercih ettim.” ifadelerini kullandı.

‘BU İŞİ ONUNLA BİRLİKTE KURMAYA KARAR VERDİK’

Makine Mühendisi olan kardeşi Gökhan Onur ile birlikte susuz tarım işine girdiklerini kaydeden Onur, “Öncelikle bu işe kardeşimle birlikte girdim. Akademik kariyerimi tam anlamıyla bırakmadım. Şu an bir üniversitede görev yapmıyorum fakat bağımsız olarak akademik çalışmalarıma devam ediyorum. Ülkeme dönmeye ve susuz tarım yapmaya karar verdiğim dönemde kardeşim de bir Japon-Amerikan şirketinde Ar-Ge Müdürü idi. Biz bu işi onunla birlikte kurmaya karar verdik. Öncelikle topraklarımızın analizini yaptırdık. Hangi tarlada ne gibi ürünler yetişeceğinin ön araştırmasını yaptık. Ardından Karamanlı’daki fabrika arazisinde fizibilite çalışması yaptık. Tespit ettiğimiz ürünlerin bizim toprağımıza iklimimize uygun olabileceğini düşündüğümüz bitkilerin ekim dikimini yaparak fabrika arazisinde hangisinden daha çok verim alırsak ona yönleniriz şeklinde bir ön araştırma yaptık. Bazı tarlalarda iki-üç ürün denedik. Hangisinden yüksek verim alabileceğimizi tespit edip ona göre ürünlerin dağılımını yaptık tarlalarda. Toplamda dedemden miras kalan 135 dönüm kadar bir arazimiz var.  Bu 135 dönüm toprağın şu an 75 dönümü ekili, dikili.” dedi.

Onur şunları söyledi; “Kendi üretimimizi baz alarak makine araştırmıştık. Kendi ihtiyacımızı gören küçük portatif makinelerimiz var. Fakat bizimle birlikte ekim dikim yapmaya başlayan hemşehrilerimiz oldu. Bu nedenle daha büyük bir makine satın almak istiyoruz. Sermayemiz kısıtlı olduğu için öncelikle makineye odaklanmak istedik. Şu an daha yüksek kapasiteli bir makine almak istediğimiz için topraklarımızın bir kısmını boş bıraktık ancak önümüzdeki bir iki yıl içerisinde yine bu tarlalara Lavanta, Ölmez çiçek (altın çiçek) dikimi yapacağız çünkü en çok bu ürünlerden verim aldık.”

Deli mi, dahi mi?..

Onur, Akademik kariyerini bırakarak çiftçiliğe başladıktan sonra insanlarda “Deli mi?, Dahi mi?” tepkisi yarattığını belirterek “Deli miyim dahi miyim bunu zaman gösterecek ama bu soru bana çocukluğumdan beri sorulan bir soru. Alışkınım. Eğer bir yenilik  getirmek istiyorsanız toplumun ‘normallerinin’ dışında hareket etmeniz gerekiyor. Bu eleştirel düşünme yeteneğimi kısmen ODTÜ’de ve ABD’de aldığım eğitime, özellikle Antropoloji eğitimime borçluyum. Toplumun dayattığı kuralların ya da toplumun normal olarak addettiği bazı değerlerin ötesinde düşünmeyi öğrendim. Kardeşimle birlikte Karamanlı’ya geldiğimizde insanların tepkisi çok çeşitli olmuştu. Yakınlarımızdan çok destek verenlerin yanısıra iki kardeş herhalde akıllarını kaçırdılar ya da çıldırdılar diye düşünenler de oldu. Kardeşimde ODTÜ Makine Mühendisliği mezunu. Sosyal Medyada ODTÜ’lü çiftçiler traktörün üzerinde ya da ODTÜ’lü çiftçiler çapa yapıyorlar diye paylaşımlarım olduğu zaman dalga geçenler de oldu. ‘Siz ne yaptığınızı bilmiyorsunuz; tüm mal varlığınızı bu işe yatırdınız çok büyük risk alıyorsunuz; çok okumanın getirdiği çılgınlıklar bunlar’ gibi tepkiler aldık. Hem kardeşim hem ben bu işi kurabilmek için yaşadığımız evleri, kullandığımız arabalarımızı satarak sermaye yarattık. Şu an ben dedemden kalan kerpiç evde anneannem ile birlikte yaşıyorum. Bundan çok da memnunum; hiç pişman olmadım, çok mutluyum. Tabiki böyle bir girişimde bulunmak için alışkın olduğunuz hayat standartlarından vazgeçmeniz gerekiyor. Herkesin yapabileceği birşey midir bilmiyorum. Amerika’da ya da İstanbul’da yaşadığım gibi bir evde yaşamıyorum ya da Amerika’da kullandığım gibi bir arabaya binmiyorum. Traktöre biniyorum ama bunun verdiği manevi tatmin çok büyük. Hem de açıkcası önümüzdeki bir kaç sene içerisinde  bunun karşılığını göreceğimize inanıyoruz o yüzden bu riske değer diye düşündük ve bu işi kurmaya karar verdik. Dediğim gibi neredeyse tüm mal varlığımızı yatırarak, 4 yıla kadar hiç bir gelir elde edememe riskini göze alarak girdik.” ifadelerini kullandı. 

‘BABAM 60 YAŞINDAN SONRA TRAKTÖR KULLANMAYI ÖĞRENDİ’

Kardeşi ve kendisinin iyi bir işi ve geliri olduğunu buna rağmen çiftçilik yapmak istediklerini söylediklerinda anne ve babalarının tepkisi ile karşılaştıklarını belirten Onur, “İlk savaşlar aile içerisinde başladı. Kardeşimin de benim de iyi birer işimiz ve gelirimiz vardı. Uzmanlık alanlarımızdan tamamen vazgeçmedik, ayrılmadık. Öyle bir algı oluştu fakat biz kendi alanlarımızda yurtdışında edindiğimiz bilgiyi ülkemize ve toprağımıza getirmek istedik. Bu anlamda ilk küçük savaşları evde yaşadık. Benim babam emekli albay, annem ev hanımı. Memur zihniyeti içerisinde yaşamış, askeri lojmanlarda kaloriferli evlerde büyümüş çocuklarız. Şimdi buraya gelip kerpiç, sobalı bir evde yaşamamız insanlara garip geldiği gibi ailemize de garip geldi. İlk başta karşı çıktılar. Fakat şu an en büyük destekçimiz annemiz ve babamız. Onlar da Antalya’daki evlerini bırakıp bize destek olabilmek için buraya taşındılar. Çok büyük minnetle söylüyorum babam 60 yaşından sonra traktör kullanmayı öğrendi. Annem tarlada çalışıyor, babam fabrikanın inşaatında çalıştı. Başta biraz tedirgin oldular mevcut yüksek hayat standartlarınızı bırakıp böyle bir işe giriyorsunuz diye ama şu an bize güveniyorlar. Ne yaptığımızı bildiğimize inandılar. Artık bunun hayalperest bir proje değil, ayakları yere basan, geleceği olan bir proje olduğunu anladılar. Zaten onlar bizi en başından bu şekilde yetiştirmeselerdi ve desteklemeselerdi ne bu eğitimi alabilirdik ne de ülkemize, kendi toprağımıza dönebilme cesaretini bulabilirdik diye düşünüyorum” diye konuştu.

‘Kuraklığın pençesindeyiz’

Pandemi döneminde tarımın öneminin öne çıktığını hatırlatan Onur, “Pandemi bize gösterdi ki geleceğimiz tarımda. Doğa ile barışık yaşamak çok önemli. Doğaya çok büyük ihanet ettik ve doğa bunu affetmedi. Pandemi, bizim doğaya ihanetimizin bedeli. Geleceğimizi kurtarmak istiyorsak mevcut doğal kaynaklarımızı çok bilinçli bir şekilde kullanmamız gerekiyor. Tarıma ve temiz gıda üretimine öncelik vermeliyiz. Burdur Göller Bölgesi sınırlarında olmasına rağmen ne yazık ki bilim insanlarımız Göller Yöresi’nin Çöller Yöresi’ne dönüşmek üzere olduğu konusunda uyarılarda bulunuyorlar. Türkiye’de, özellikle de Göller Yoresi’nde birçok gölümüz kurudu. Karamanlı Barajımız ve Karataş Gölümüz kurumaya yüz tuttu. Şu an Barajın su seviyesi yüzde 50’nin altında.  Yüzde 90 seviyesinde olması gerekiyor. Su tüketiminin en büyük sebeplerinden birisi vahşi sulama, tarımdaki su israfı. Çok hızlı bir şekilde bunun önüne geçmemiz gerekiyor. Ayrıca çevremizdeki çok sayıda mermer ocağı da suyumuzun hızlı bir şekilde tükenmesine sebep oluyor. Sürdürülebilir olmayan kalkınma  bugünümüzü kurtarmaya odaklanıyor, günümüzdeki ekonomik kalkınmaya odaklanıyor. Fakat bu kalkınma modelinin çocuklarımızın ve torunlarımızin hayatları için çok olumsuz sonuçları olacak. Eğer çocuklarımıza ya da torunlarımıza yaşanabilir bir dunya bırakmak istiyorsak mevcut su kaynaklarımızı çok bilinçli bir şekilde kullanmalıyız. Susuz tarım bunda çok önemli bir rol oynayacak. Biz susuz tarım faaliyetlerimiz kapsamında Lavanta, Ada Çayı, Kekik, Biberiye, Ölmez Çiçek ve Medikal Papatya üretiyoruz. Önümüzdeki aylarda da şu anda fizibilite çalışmaları yapılan Aynısafa, Itır ve Civan Perçemi üretimi yapacağız. Bölgemizde Çörek Otu ve Anason yoğun bir şekilde üretiliyor. Bunlarında yağları çıkarılabilir. Fabrikamızda,  ürettiğimiz ürünlerimizi distilasyon makinelerinde işleyerek Katma Değer yaratiyoruz. Öncelikle  şampuan, sabun, krem gibi yan ürünler elde etmeyi ve kozmetik sektörüne girmeyi planlıyoruz. Ardından da ilaç sektörüne girmeyi düşünüyoruz.  Nihai hedef olarak da kardeşimin çocukluktan beri hayali olan tarım teknolojisi üretimine yönelmek istiyoruz. Çalışanlarımız arasında bir tane abimiz var. O da bizimle birlikte çalışan bir ablamızın eşi, bir kız kardeşimizin babası. Üç aileden üç jenerasyon 9 kadın sürekli olarak bizimle birlikte çalışıyorlar. Onlarla birlikte yaklaşık 15-20 kadın rotasyon usulüyle tarlalarımızda çalışıyorlar. Şu an fabrikamıza elektrik bağlanmasını bekliyoruz. Fabrikamız faaliyete geçtikten sonra bu kadın çalışanlarımıza daha düzenli gelir sağlayabilecegiz ve istihdam sayımızı artırabileceğiz. Kadın çalışanlarımızın yaşları 18 ile 76 arasında değişiyor. Onların da çeşitli tecrübelerinden faydalanıyoruz. Bu projede çok sayıda kadının emeği geçti hepsine çok teşekkür ediyorum.” diye konuştu.