Ara bu kadar uzamamıştı hiç. Yılda bir giderdik en azından. Ablamın telefonda; “Kardeşim birbirimizi göremeden öleceğiz“ demesi battı içime. Yasaklar kalkmış, yaz tatili gelmiş, aşıları da olmuşken hazır, “bitsin bu hasret artık” dedik bayramın son günü düştük yola. Ankara Diyarbakır arası malum. Basıp gitmeyeceğiz hemen. Durak yerlerimiz olacak arada.
Onların ilki Kırıkkale. Her Keskinlinin evi bulunur Kırıkkale’de. Yuva Mahallesinde oturur çoğu da. Mustafa öğretmenlik yaptığım köyden. Telefonu var. “Geliyoruz evdemisiniz” diyorum. Kekemeliği var. Heyecanlanıyor. Yerini belirtiyor bekleyeceğini söylüyor orada. Buluşup takılıyoruz kırmızı eski model skodasının peşine. “Yuva” Türkçe isim. Yakışmış semte. Yuvası olmuş buradakilerin. Kenar mahalle idi şehir içinde kalmış iyice. Bahçe içinde bir şirin ev Mustafa’nınki. Ağaçlandırılmış. Kümesi av köpeği köydeki gibi. Eski merakı onlar. Çocuklar uçmuşlar yuvadan. Başbşa kalmışlar Ayvaz Köroğlu. Geçiyoruz masanın etrafına bayramlaşıyor tanıştırıyorum bizimkileri. Babası Kayalar Solaklısı köyünün renkli siması Nafi Emmiden konuşuyoruz. Onun hakkında yazdığımı gösteriyorum cep telefondan. Bakıyor resmine öpüyor. Ölenden, kalandan, geçmişten gelecekten konuşurken bir köşede eski bir tanıdık çarpıyor gözüme. Massey Ferguson marka traktör. 1967 model. Çok seyahat etmişliğim var onunla. Köyden Keskine, oradan Kırıkkale’ye teker üzerinde. Durup hatıra fotoğrafı çektiriyoruz önünde. Zaman doluyor hemen. İzin istiyoruz kendilerinden. Elma erik topluyorlar bahçeden. Yenge yumurta da katıyor kümesten. Vedalaşıp ayrılıyoruz Kırıkkale’den.

Önümüz Keskin ama Kırşehir olacak ikinci durak. Bizi öğretmen eden şehir. 30 bin nüfusluydu ilk gördüğümüzde. Değişmiş gelişmiş, güzelleşmiş iyice. O gün yeşildi şimdi de yeşil. Kim “kır” dediyse haksızlık etmiş. Neşet ustası “Şirin Kırşehir” diyor. Şirin ve yeşil Kırşehir, yakışanı o. Yatılı okulu, gurbeti, hasreti, arkadaşlığı, dostluğu bize öğreten şehir.
“Öğretmen evleri”ni akıl edenler eden sağ olsun. Bir yerini bilmiyorsan da şehrin yazıyorsun cep telefonuna onu götürüyor seni. Navigasyonu akıl edene de minnet borçluyuz bu arada. Hep de gavur icadı oluyor nedense hayatı kolaylaştıran böyleleri. Müslümanın da benzer icatlarını duyar övünürüz inşallah. Temennimiz o. Aracımız evimizin önünde emniyette. Neşet Ağam karşılıyor bizi kapıda elinde sazı şu dörtlükle;

“Hep sen mi ağıladın hep sen mi yandın
Ben de gülemedim yalan dünyada
Sen beni ömründe mutlu um sanrın
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Onun gibisi yok. Büyük değeri o Kırşehir’in ve büyük Türk milletinin. Gönlü, dili, kalbi, hissiyatı, nesi varsa o su. Rahmet diliyoruz kendisine. Hatıra fotoğrafı çektiriyoruz önünde. İhtiyaçlarımızı görüyor, dinleniyor şehri turalıyoruz ardından. Kaleye çıkıyoruz önce. Oradan bakıyoruz şehri. Terme Caddesine giriyor, dört yılımızı verdiğimiz okulumuzu anlatıyoruz araçtakilere. “Burası dershane, burası yatakhane, burası spor salonumuz… Şurada toplanır şurada eğlenirdik v.s. Turumuzu tamamlayıp çıkıyoruz. Kındam Kavşağı bizim için tanıdık. Diyarbakır dönüşü duran aracımıza gelip çarpıştı bir eski Mercedes. İçinde üç genç kaçmışlardı olay yerinden. Karakol, emniyet, ihbar, plaka, fayda vermemiş faili meçhul kalmıştı nasıl oluyorsa. Yürüyecek durumdaydı arıcımız. O şekil gelmiştik Ankara’ya. Soluğu sanayide almıştık bir sonraki gün

Nevşehir olacak üçüncü durak. Kadim dost ağabeyimiz var orada, bekliyor Uçhsarda. Öğretmen Okulundan aynı karavanaya kaşık sallamışız. Aynı dersliği, aynı yatakhaneyi paylaşmışız. Elli yıllık hukukumuz var. Bugün hayatta olmayan aile büyüklerini tanırım. O da bilir bizimkileri. Köyümüze evimize gelmişliği var. Arkadaşım aynı zamanda hocam. Bağlamayı, basketbolu sevdiren o. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Yabancı dili var. Türkolog, müzikolog, filolog, tarihçi, edebiyatçı, daha pek çok şey. Öğretmenliği az. Esas uğraş alanı turizm. Oteli var Uçhisarda. Evi aynı zamanda. Adı Kistar. Yabancı isim gibi görünse de değil. Ural Altay lehçesinde “Kızlar” demek. Bizdeki “lar” eki, “tar”, “z” harfi “s” oluyor o lehçede. Bu gidiş öğrendim onu da. Kızlar kim? Derseniz, Dünyanın kuzey yarım küresinde Boğa Burcundaki takımyıldızları. Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirinde bahsini ettiği “Yedi Kandilli Süreyya”. Otel merkezi yerde ve hakim noktada. Güneşin ilk ışıklarıyla Göreme semalarında süzülen rengârenk balonları seyretmek için birebir. O zevki tatmak isteyenler için bulunmaz bir noktada. Balonları sepet bölümünü şapkası farz edersek ters dönmüş havalanmış Ürgüp’ü Göreme’yi seyre çıkmış birer peri bacaları gibi görüyorum ben. Öyle gibi geliyor bana. Önünden, tependen, yanından, yakınından geçiyorlar süzülerek kuğu gibi. El sallıyor içindekiler. Karşılık veriyor sabahın o saati üşümemek için üzerine bir şeyler almış kaldıkları yerin balkonuna çıkanlar. Rüyalar âlemi sanki. “Göreme”yene yazık.
Mimarisinden içindekilerden de bahsetmeliyim Kistar Otelin. Her köşesinde “eser-i atike”. Ev, mutfak, tarım, müzik aletleri, adı sanı unutulmuş yüzlerce alet edevat. Korunmuş o günkü haliyle bin yıl öncesini size yaşatan odalar. Eklentiler o yapıya uygun. Her biri ayrı güzellikte. Ayakta durmaya çalışıyor o da bu zor zamanda diğerleri gibi. Özkılıç çiftinin gözbebekleri. Entelektüel yapıları, birikimleri, gülen yüzleri ile ayakta misafirlerini karşısındalar günün her saati. Onlar gibisi yok. Allahtan sağlık dileriz Mehmet abimize ve Özcan ablamıza. Göreme’yi görecekseniz onları da görün deriz.

Kistra ve onun güzel insanlarına veda ediyor düşüyoruz yola. Önümüz Kayseri. Gününbu saati Erciyes’in zirvesi açık. Kayseri’ye uğramak planımız yok. Malatya’da yolumuzu gözleyen biri var. Arıyor saat başı “ağabey neredesiniz” diye. Mustafa Erkenekli. Yetenekli mi yetenekli. Şair, yazar. Üç şiir kitabı, romanı çıktı bir de. Adını duyacaksınız daha da. Abdürrahim Karakoç’u gibi görüyorum onu ben günümüzün. Daha pek çok şairin özelliği var onda. Doğduğu günü bilirim. Öğretmen okulundan sıra arkadaşım İbrahim’in yeğeni. Gürün’de Gökpınar Gölünü göresimiz var ondan önce. Girip çıkıyoruz. Malatya’da buluşuyoruz beklediği yerde. Oturuyoruz yol üzeri bir çay bahçesine Tadımlık sohbet oluyor. İyi geliyor çay molası. Ayrılıyoruz sevgili Mustafa’dan.
Akşamı Elâzığ’da geçireceğiz. Akraba ziyareti olacak o. Karakaya Baraj Gölü var önümüzde. Gün batımına yakın geçiyoruz üzerinden. Kartpostallık görüntüler oluşmuş Kömürhan Köprüsü ve devamındaki tünelle birlikte. Olması gereken hizmetler bu devirde.
Sabahı ediyoruz şehirde. Harput Kalesinden görelim diyoruz şehri birde. Kaleye çıkıyoruz yolumuzdaki bu son durakta. Türküsü, şivesi, sofrası, halayı, her hali aynıdır Harput’un bizimle. Elmanın iki yarısı gibidir Çüngüş’le. … Elâzığ’ı kaleden görmeyen demesin ki gördüm diye. Düşüyoruz yola. Sivrice diğer ismiyle Hazar göl kıyısındaki yazlıklar dolu. Gezin’de çay bahçesinin birinin çalışanı Çermikli çıkıyor. Kuyu köyünden. Karşı karşıyadır köylerimiz. Susuz yıllarını konuşuyoruz. Tulukla katır sırtında su taşıdıkları yılları dayımların köyünden
Maden Dağının dolamlı yolları yok artık. Eski kıvrımlı yollar tek yönlü geniş yollara bırakmış yerini. Eski halini koruyan ondan da geriye giden varsa o da Maden. Fabrika kapanınca öyle olmuş. Gelir kalırdım. Eniştem çalışırdı Ergani Bakır fabrikasında. Madenin tersine Ergani devam ediyor büyümesine. İl namzedi yıllardır Siverek ile birlikte. Ergani Çermik yolunu genişletme çalışmaları bitmiyor nedense. Her gelişimizde aynı. Karakaya Baraj Gölü yapımı sırasında yapıldığı gibi çoğu kısmı. Varıyoruz Çermik’e. Arıyoruz köyü geldik şehirden görülecek ihtiyaç var mı diye. Öküz dil ekmeğinden alıyoruz açık fırının birinden. Hamdolsun kavuşturana gündüz gözüyle varıyoruz köyümüze.
Anamı kapıda bulurduk hep kavuşmalarda. “Kuran böyle kurmuş dünyayı” sözü onlarındı. Alıştık yokluklarına. Eski kavuşmalar yok eski köyde değil zaten. Türküsünü yakmış komşu köylümüz ağabeyimiz İzzet ALTINMEŞE. Öyle olmuş işte.
Köyün bacaları duman tüterdi
Göç göç olmuş viran kalmış köyümüz
Bülbüller ötüşür düğün ederdi
Göç göç olmuş viran kalmış köyümüz
Hayın eller eller zalim eller eller
Akşam olur nahır köye dönerdi
Koyun Kuzusunu Arar Melerdi
Köyün güzelleri suya giderdi
Göç göç olmuş viran kalmış köyümüz
Hayın eller eller, zalim eller eller
Her insan içine doğup büyüdüğü toplumum eseri. Başkası içen dağ, bayır görünse de bizim için hatıralarımızın en özellerini, en güzellerini barındıran bir mübarek toprak. O coğrafya o iklimin eseri ve de esiriyiz beğensek de beğenmesek de. Dili olsa da mezarlıktakilerin konuşsa. Çoğu oradalar tanıdıkların. Bu gidiş daha belirgin şekilde gördük onu. Baba, ana, abi, Yaseminimizi katmıştık en son onlara 41 yaşında. Konu, komşu, akraba. Gezindik kabirler arasında. Niyazi de onlarla yan yana. Çocukluk arkadaşımızdı. Gölde yüzüyorduk boğulmuştu yanımızda.
Aktaş Köylüleri de bizdenler. Onların kabristanı da öyle. Tanıdık isimler hepsi de. Mehmet Emmi, Zülküf Dayı. Yaşar Dayı, Paşo dayı, Cuma Dayı Faize Teyze, isimleri yazılı her birinin mezar taşına.
Yunusun dediği gibiler hepsi de.
Yalancı dünyaya konup göçenler,
Ne söylerler, ne bir haber verirler.
Üzerinde türlü otlar bitenler,
e söylerler, ne bir haber verirler.
Yunus der ki: Gör takdirin işleri,
Dökülmüştür kirpikleri, kaşları.
Başları ucunda hece taşları,
Ne söylerler, ne bir haber verirler.
Zaman ön safa itiyor bizi giderek. Teyze, emmi, dayı diyeceklerimizin sayısı azalmış iyice.
Köyde birinci dert su. İçme sulama, ikisi de sıkıntılı. Gözeler kurumuşlar arıların içmesine bile kalmamış.. Su havuzları ot çöp dolmuş, rüzgar savurmuş. Su dolu görmeye alışmıştık onları hep.

“Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su/Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su”

Köyde ne tarafa gidersen dut fidanı. Sevabına, meyvesi, gölgesi olsun diye değil hepsi. Yerini sahiplenmek için bir kısmı. Akasya, dişbudak, meşe, payam değil. Binlerce dut fidanı var öyle. Döküleni toplasa, , pekmezini yapsa para kazanacak, ona kafa yorduğu yok.
Orman Bakanlığının diktiği fidanlar büyümüş serpilmişler. Güzellik katmışlar dağlarımıza. Karaçam, akasya, badem v.s Yanan ormanlara benzemez inşallah kaderleri.
Kuşlar vardı bir zamanlar. , Peppo, köterek, bume, sığırcık kuşu, arı kuşu, incir kuşu, Tepeli kuş, Bıldırcın, darı kuşu v.s. Serçeler bir de kargalar gözüküyorlar ortalıkta. . Keklik sesi de duyulmakta az da olsa. Avlanma yasığı konmuş onun için.
Kumru gördük bu kez köyde memnun kaldık ona. Kaçmıyorlar insandan. Tavukların arasına karışıp besleniyorlar. Yuvalarını tamamlıyorlardı ikisi biz oradayken saçakta. Pencereye yakın. Ağızlarında geliyorlardı çöple. Aynı noktadan uçurmuşlarmış daha önce. İkinci oluyormuş bu. Sayıları artır güzellik katarlar daha da inşallah köye.

Bağlarımızla övünürdük. Kaderine terkedilmişler çoğu. Payama ilgi artmış bu kez. İlçe tarıma ziraata eleman gelir gider yıllardı. Kafa yoran olmaz böyle şeylere nedense. Kulakları çınlasın etkili yetkililerimizin.
Çoğunum göremiyoruz düşündüklerimizin. Diyarbakır merkeze de gidemiyoruz. Salgın devam ediyor. Beş akşam geçiriyoruz köyde.
Urfa- Adana üzerinden olacak dönüşümüz. Çermik var yolumuzun üzerinde. Kaderimiz bağlı birbirine. Kaplıcası var Çermik’in. Devre mülk olarak değerlendirilecek demişler sevinmişti halk. Hareket gelecek diye. Binalar yapılmış, paralar toplanmıştı Çermik Çayı yanında yükselen yapılar için. Çermik Çayı Dim Çayı gibi. Kanyon içinde doğa harikası bir yer. Çay bahçeleri, dinlenme alanları yapılmış o ümitle. Yarıda bırakıp kaybolmuşlar. Kaçıncı vurgun. Kapris otellerin, Jet Fadılların yolundan gitmişler onlar da. Kime güveneceğimizi bilemez oldu millet. Kaçıncı vurgun bu.
Bu mevsim kaplıcaya girmek cesaret işi. Bizde o cesaret yok. Biberinden bir de peynirinden alıyoruz onun yerine devam ediyoruz. Siverek yolu çift yön aya asfaltı yeni. Sıcaklık asfaltı eritecek derecede. Şanlıurfa gecelerinin de farkı yok gündüzünden. Parka çıkıyoruz akşam nefes alabilmek için banklar, çayırlar Suriyeli dolu her yer.Oturacak yer yok. Urfa, Antep, Adana, Mersin aynı. Gelecek adına mühim mesele. Çare bulmak gerekiyor acilen.
Urfa’da bir Adana’da iki akşam kalıp dönüyoruz. Mersinde tatil planımız vardı vazgeçiyoruz ondan. Ormanlarımız yanarken sinmiyor içimize. Ankara’ya dönüyor içimiz kan ağlayarak izliyoruz yangın görüntülerini. Bir daha görüyoruz ki evi gibisi yok insanın. Salgın, terör, yangın, hayat pahalılığı böyle geçirdik bu yılı.
Ne yazı gönlümüzce yaşayabildik ne kışı, ne bayramı ne tatili.
Geride kalır hepsi inşallah.
Güzel günlerini görürüz ülkemizin.
Selam sevgi ve muhabbetle.