Şehri etkisi altına alan ve ağustos ayında kışı yaşatan boranlı gece, elimi uzatsam tutacak gibi yakın hissettiğim ancak tipisi, fırtınası bol bir kış gününde donarak hayatını kaybettiğini hatırladığımda, artık bir hayal olduğunu kabul ettiğim birini getirdi aklıma. Ne bir ünvanı vardı ne de sıfatı. İyilik yapmaktan, kötülüğün ne anlama geldiğini bile öğrenemedi, sahnede kaldığı 65 yıl boyunca. Hatırladıkça iç geçirten, yüreğimde hüzün estiren ve gözlerime düşen zamansız hüzzamla dilimi lal eden koca yürekli adam, hazan rüzgârlarıyla savrularak avucuma düşmüş kuş gibi yıllardır gönlümde. Zamanın içinden bir nehir gibi çağlayıp akarak yol aldığı hayat serüveninde, öyle izler bıraktı ki geride… Mülteci duyguların başkenti, çıkmaz sokağın labirenti gibiydi yüreği. Düşünceleri ne akla sığardı ne de zamana. Yaşamı; çalışmak üzerine kuruluydu ve para ile işi olmadığı için en sevdiği yemeklerle açlığının giderilmesi, çile dolu yaşamında onu mutlu eden tek aktivite gibiydi adeta.

1932 yılında Burdur’un Yeşilova ilçesine (O zamanki adıyla Eski Satırlar nahiyesi) bağlı Doğanbaba köyünde, Şakir Bey ile Kezban Ha- nım’ın ilk çocuğu olarak hayata gözlerini açmıştı Mehmet Ali. Doğarken kimseye sorulmayan; “Doğmak işitiyor musun?”sorusu, onu da pas geçmişti. Keşke yaşayacağı hayatın birkaç dakikaya sığdırılan fragmanını izleme ve adına “yaşam” dediğimiz tiyatro sahnesine çıkıp çıkmama konusunda bir tercih hakkı olsaydı! Salda Gölü’nün karşı kıyısına mevzilenmiş olan Doğanbaba köyünde; mavi renginin tüm tonlarını görmenin mümkün olduğu Salda Gölü‘nü çevreleyen ağaçlardan gelen iyot kokusuyla, gölün üzerine çöreklenmiş olan güzellik tacı görünümündeki elmabaş adı verilen ördeklerle ve boyları bir metreyi aşan sazan balıklarıyla meşk ederek geçti çocukluğu. Yaşıtları da dahil olmak üzere herkesten uzak durmayı tercih etmesi ve içine kapanık hali, çocukluğuna dair en önemli kesit ve sonrasında yaşayacağı hayatın resmi gibiydi. Sanki demirden zırh takmış; yolundan ayrı duran yolcuya, gülünden ayrı duran bülbüle, dalından ayrı duran çiçeğe özenmişti.

Okul çağına gelmişti, ama ne okumayı ne de okutmayı düşünen biri vardı ortada… O yüzden öğrencilik hayatı gibi bir geçmişi olmadı Mehmet Ali’nin. Küçüklüğünden beri onu yaşıtlarından ayıran başlıca özellik olan şaşırtıcı kuvveti, ergenlik çağına geldiğinde iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı. “Yapamam, edemem” demeden, üşenmeden, yılgınlık göstermeden, bağ bahçe işleri başta olmak üzere, kimin ne işi varsa koştu Mehmet Ali. Araya duvar örmeden, yolu yokuşa sürmeden, ikiletmeden… Pervaneler gibi ışığa koşması, insana uzanan dost eline sahip olmasındandı belli ki! Köylünün fakir olduğunu bildiği için para almazdı hiç. İş bittikten sonra zorla cebine sokuşturulan paraları, merdiven altlarına bırakıp gitmeyi alışkanlık haline getirmişti. Kendilerini ona karşı borçlu hisseden köylüler, yemeye doyamadığı haşhaşlı pekmez ikram etmekte bulmuşlardı çareyi. Haşhaşlı pekmezin olduğu her yerde Mehmet Ali’yi görmek mümkündü. Doyduktan sonra biletine mutluluk çıkmış milli piyango talihlisi gibi bir hal alırdı yüzü. Sesi de güzeldi Mehmet Ali’nin. Bazen ucu yanık bir şarkı, bazen de çatlağından hüzün sızan bir türkü dolanırdı diline. Gece nöbetinde göndere isyan bayrağını çeken asker gibi baş kaldırırdı ağzından çıkan her hecede. Öyle içten söylerdi ki; duymamak, etkilenmemek mümkün değildi. Düğünler de onsuz olmazdı. Çağrıldığı her düğüne yanık sesiyle renk katar, oynadığı oyunlarla iz bırakırdı. Aynı şarkıyı bir daha söylemesi, aynı oyunu bir kez daha oynaması istenirdi hep. “Hayır” demeyi bilmediği için söylenen, istenen her şeyi defalarca tekrarlardı. Vatani görevini yapmak üzere Erzurum’a gitti Mehmet Ali. Askerliğe uyum sağlayamadığı için komutanının hoş görüsüyle, koyun çobanlığı yaparak tamamladı askerliğini. O güne dek hiç ayrı kalmadığı köyünü öyle özlemişti ki asker ocağında. “Özlemek” fiilini çekmesini isteyen öğretmene, derin bir oh çektikten sonra hıçkırıklara boğularak cevap veren öğrenci rolünü bile oynamıştı defalarca…

Köyüne döndükten sonra kaldığı yerden devam etti. O, kayıp bir ülkenin şehri gibi herkes tarafından aranan kişiydi. O’nun olduğu yerde, olağanüstü güç gerektiren işlerle ilgili en küçük bir soru işaretine yer olmazdı. Bir dağ başı yalnızlığı çöreklenirdi bazen içine. Aklından geçenleri tahmin etmek o kadar zordu ki! Hırçın bir deniz gibi yürek sahillerini döven hüzün dalgalarında çırpına çırpına yüzer, hüznüne de sevincine de kimseyi ortak etmezdi. Dertleşmek, içini dökmek gibi bir düşünceye sahip olmadığı için göl kenarına iner, ucu bucağı görünmeyen ufuklara dalan gözlerinde kaybolurdu. Bakışları; fırtınalı gönül dağında güneşi arar gibiydi. Mavi ile yeşili tamamladığı her yerde, açık denizdeki beyaz yelkenli gibi özgür hissederdi kendini. Askerlik psikolojisini kısa sürede atlatmış, yaşama sevincini kaybetmiş gamlı baykuş görüntüsünden uzaklaşmıştı.

“Evlilik” diye bir şey yoktu sözlüğünde. Aşka, sevdaya kafa yormazdı. Evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı hiç düşünmemişti, ama onun fikrini soran kim? Bıçak sırtı bir aşkın gönüllü kurbanı idi ve sanık sandalyesinde buluvermişti kendini. Büyüklerinin önayak olması neticesinde Fatma Hanım ile evlendi. Mehmet Ali’nin düğünden sonra yaşadığı ve yıllardır dillerden düşmeyen anlatımını paylaşmak istiyorum siz değerli okurlarla.

Düğünün sona ermesinin ardından köydeki evde eşi ile baş başa kalan Mehmet Ali dama çıkmış, yere uzanarak dirseğini kırmış ve başını elinin üzerine koyarak keyif yapmakta, eşi Fatma Hanım ise düğün elbisesi ile aşağıdaki bir ağacın altına çökmüş, onu beklemektedir. Uzaktan bakışmalarla zaman geçip gitmekte ve Fatma Hanım bu duruma bir anlam verememektedir. Fatma Hanım sonunda kararını verir ve “Yanına gitmemi istiyor herhalde!” düşüncesiyle doğrularak hareketlenir. Eşinin gelmekte olduğunu gören Mehmet Ali panik halinde yerinden kalkmıştır.

Mehmet Ali bundan sonrasını şöyle anlatıyor: “Bi baktıydım, gelip gelir. Merdimanı assılıvediydim, baktı galdı.”

Mehmet Ali‘de akıl çok tabi… Merdiveni yana kaydırıp aşağı düşürse, eşi belki merdiveni kurup yine gelmek isteyecek. Merdiveni yukarı çekiyor ki, gelme ihtimali ortadan kalksın. Yıllardır kahkahalarla yad edilen bu anlatımın, daha yıllar boyunca konuşulmaya gebe olduğu bir gerçek… Kayınbiraderlerinin davar sürüsünü gütmesi yönündeki isteklerini reddedip, dayısının davarlarını gütmeye gitmesi ile gerilen ipler ayrılıkla nihayete kavuşunca, altı ay süren birliktelik, Mehmet Ali’nin ilk ve son evliliği olarak mazideki yerini almıştı. Mehmet Ali‘den ayrılan ve tekrar evlenen Fatma Hanım, ikamet etmek- te olduğu Yeşilova‘nın İğdir köyünde, ikinci eşini de sel felaketi sonucunda kaybetmişti. Bir türlü gülmeyen yüzü, hâlâ gülmemekte ısrarcıydı. Emanet yürekte aşkı yormaktan öteye gidemeyen bir evlilik gibi görünen birlikteliğin ayrılıkla sonuçlanması oldukça üzmüştü Meh- met Ali’yi. Zira Fatma Hanım’a çok alışmıştı. Yüzündeki acı tebessüm sessiz bir hüzün yaşadığına, hüzne çalan gözleri ise yürek yarasının derin olduğuna işaretti. Birçok kez yaptığı gibi yine indi göl kenarına. Yüreğinde kanayan gizli yaranın üstünü sarmaya çalıştığını kimse bilmiyordu.

Yüksek promüllü duygular eşliğinde daldı görünmez ufuklara. Yüreğindeki hüzünle başla- mıştı gecenin dansı. Aklında kasırgalar, yüreğinde depremler, son şiddetiyle sallıyordu bedenini. Sonsuz sevgi çölünde bir yudum suya hasret kalınca, vaha diye göz yaşlarına sarılmıştı. Yüz ifadesi gitgide değişmiş, ırağı yakın eden keskin gözleri, feleğin çarkını kıracak kadar etkili bir hal almıştı. Mahzunca bakan gözleri, içindeki çocuğu öksüz bıraktığını anlatır gibiydi. Kapıları çarpıp çıktığında vuslat hayallerinin son bulacağını nereden bilebilirdi ki! Mutsuzluk her hücresine aktığında, pire için güzelim yorganı yaktığını, ancak anlayabilecekti. Kendini sonsuz boşluğa bırakıp, göçmen kuşlar gibi çığlık çığlığa uçmak istediği her halinden belliydi. Irmakta yıkayıp, gönlünün güneş gören dallarında kuruttuğu hüznün üzerinden yıllar geçmesine rağmen gülüne aşık divane bülbüle nazire yaparcasına, karın tokluğuna çalışma sevdasından hiç vazgeçmedi Mehmet Ali.

Köy’den ayrılıp Yeşilova’ya gitmeyi düşündü defalarca ancak kendi ördüğü kafesinden çıkıp, yüreğini enginlere uçuramadı bir türlü aklının zindanlarından. Kim bilir! Belki de avcılardan korkuyordu. Bu kısır döngü içinde, düştüğü labirentte çıkış yolu ararken kaybolmuştu. Pusulası kalbi idi ve o nereye götürürse, oraya gidecekti. Yeşertmeye çalıştığı umut dallarını çiçeklenmeden kırmak isteyecek olan sessiz fırtınayı bertaraf edebilmek için yanacağını bile bile çıplak ayakla ateşte yürümeyi bile göze alacaktı gerekirse… Sonunda kararını vermiş,1980‘li yılların başında Yeşilova’ya gitmişti. Ne yanında kalabileceği biri ne de barınma ihtiyacını giderebileceği bir yeri vardı. Karnını doyurduktan sonra kalacak yeri pek sorun ettiği de yoktu zaten. Elinden gelen en iyi işi yapmaktan başka hiçbir şansı yoktu. Nerede bir eşya taşınacaksa, Mehmet Ali oradaydı. Hangi evin önünde bir kömür yığıntısı görse, Mehmet Ali yine oradaydı. En sıkıntılı dönemin yaşandığı harman za- manlarında hızır gibi yetişirdi Mehmet Ali. Harman sahipleri bir kamyon buğdayı patosun içine atmak için canla başla uğraşırken, “Çekilin!” diyerek gelen Mehmet Ali, bir kamyon buğdayı önce patosa yanaştırır, sonra da içine atardı. Herkes hayretle Mehmet Ali‘ye bakar kalır, para vermekte başarılı olamayacaklarını bildikleri için karnını doyurduktan sonra gönderirlerdi. Gönül dağında biriken kar, gördüğü ilgi ve duyduğu sevgi sözleriyle erirdi…

Hava karardığında ise bir sokağın kuytu bir yerinde, altına serdiği kartonun üzerinde yatarak istirahate çekilir, bakışına tebessüm ekleyip taç yaptığı yıldızları başına koyarak uyurdu. Yaptığı işleri zamanla küçük görmeye başlamış, gözünü; ilçeye tuğla ve çimento getiren kamyonlara dikmişti. Öyle ki; evin önündeki kışlık kömürü taşıması için kendisinden yardım isteyen babama; “Ufak tefek işlerle beni uğraştırma akraba! Birazdan çimento kamyonu gelecek!” diyerek cevap vermişti. Çimento torbalarını ikişer ikişer kamyondan indirdiği bir günde, kamyoncunun; “Helalin var AMADALI” demesiyle, yıllar boyunca çağrılacağı ve anılacağı lakap da belli olmuştu. Herkes onun için “AKRABA” iken, o, Yeşilova’nın “AMADALI”sı oluvermişti. Gerek ilçe halkının, gerekse kamyoncuların bitmek tükenmek bilmeyen çabalarına rağmen para almamakta direnen AMADALI’nın en keyifli olduğu an; yaptığı işin karşılığında kendisine verilen çok sevdiği katmer ile baş başa kalmasıydı. Hele hele yanında peynir ve çay da varsa değmeyin AMADALI’nın keyfine. İlçeye kamyon gelmediği günlerde çalışamazdı AMADALI. Bu da aç kaldığı anlamına gelirdi. Böyle günlerde herhangi birinin evine gider; “Akraba karnım aç!” derdi. AMADALI‘yı seve seve misafir eden Yeşilova halkı, ikramda kusur etmezdi.

Eline bir gül alır, sevgili niyetine koklardı. Kokusunu onun nefesi diye içine çekerdi. Hüzünleri imbiğinde demlediğini, gül niyetine çileyi koklayıp, bal niyetine acıları yediğini kimse bilmezdi. AMADALI‘nın, hakkını almadan karın tokluğuna çalışması, kendisini tanıyan herkesi hem üzüyor, hem de kızdırıyordu. Toplumda sözü geçen, sert görünümlü bir büyüğü tarafından; “Bundan sonra yaptığın işlerden para almazsan seni döveceğim” denilerek uyarılması, oldukça korkutmuştu AMADALI‘yı. Kamyondan tuğla indirdiği bir sırada kendisini uyaran kişiyi uzaktan görmüş ve panik halinde kamyoncudan istediği 5 TL’yi eline alarak sallamıştı. “Bak para aldım” demek istiyordu ama para aldığı falan yoktu. Çünkü; yaptığı işin karşılığı en az 100 TL. idi. Kamyoncular sonunda çareyi bulmuşlardı. Mehmet Ali YENİL adına Halk Bankası Burdur Yeşilova Şubesinde açılan hesaba, kamyoncular ve o güne dek emeğinin geçtiği ilçe halkı para yağdırmışlardı. AMADALI’nın yıllar boyunca tek bir kuruşu- na bile dokunmadığı hatta varlığını bile unuttuğu hatırı sayılır miktardaki paranın akibeti ise; tam bir muammaydı.

AMADALI’nın üstünde yıllardır aynı kıyafetler vardı ve sıklıkla yıkanma imkanı yoktu. Dolayısıyla buna da bir çözüm bulmak gereki- yordu. İşi üstlenen gönüllü birkaç kişi, AMADALI‘yı yakalamışlar ve zorla hamama götürmüşlerdi. Saatler süren kese ve köpük sefasının ardından bambaşka bir görünüme kavuşan AMADALI‘nın kıyafetleri yakılarak imha edilmiş ve yeni alınan kıyafetler giydirilmişti. Hamamdan çıktıktan sonra bir sağa, bir sola bakan AMADALI çok utanmış ve yerden aldığı tozu üzerindeki kıyafetlere sürmüştü. O, sokakların adamıydı ve temiz gezmeye alışık değildi. Gittikçe dikleşen hayat yokuşunda, düz yolda hiç yürüyemedi AMADALI.

Yitik baharlar geri gelecek umuduyla sert rüzgârlara direnen uçurum çiçekleri gibi gö- ğüsledi soğuk kış gecelerini. Gündüzlerin der- dini gecelere, gecelerin derdini gündüzlere taşıdı. İçinde biriktirdiği dertler günden güne ağırlaşıp, kaldıramayacağı bir yüke dönüştü. Cefayla, çileyle geçen gecelerde, yanık çığlığını duyan Sağır Sultan bile gönül ağrısını dindiremedi. Bazen savrularak, bazen de yan yatarak dönmeyi başardığı engebelerle dolu zorlu virajlar, çok yormuştu AMADALI‘yı. Büyük bedel- ler ödeyerek karaborsadan aldığı sevinçlerin, benliğini tıka basa saran hüzünlerin yanında lafı bile edilemezdi. Yıllar boyunca gözünü kapatarak tonlarca yükün altına girmiş, Yeşilova’da yaşayan herkesin hayatına bir şekilde dokunmuştu.

“AMADALI…” diye başlayan cümleler, minnet duygularını anlatan ifadeler içerirdi. Ne günahı ne vebali ne de eşkali belliydi. Adresi bile bilinmiyordu. Tırmalama zamanını bekleyen süt dökmüş bir kedi gibi sessizliğe bürünmüştü AMADALI. Uykular gözlerini terk edip gitmiş, bir gül gibi sararıp solmuştu. Dili ve gözleri çarmıha gerilmiş gibiydi. Boş gözlerle bakıyor, hiç konuşmuyordu. Kim bilir! Yalnız geçen gecelerde yıldızları sayarak tuttuğu dilekleri, buram buram dumanı tüten ve zemheri ayazında için ısıtan tarhana çorbasını hatırlamıştı belki de… Ortalığın buz kestiği, dondurucu soğuğun yaşamı felç ettiği bir kış gününde, Yeşilova Halı Yün İpliği Fabrikasına yakın bir şarampolde, fabrika işçileri tarafından baygın halde bulundu AMADALI. Hayatın çelmeyi taktığı yerdeydi ve ölümün gölgesi düşmüştü gözlerine. Hatta yaralı yüreğini öldü zannedip, üstüne toprak atmaya bile başlamıştı zaman. Ağır yaralı duygular sessizce kanıyordu ve transit yolcu kontenjanından bilet alıp sonsuzluğa uçmak istediği aşikardı. Hemen hastaneye kaldırılarak tedavi altına alınmıştı. Taburcu olduktan sonraki ilk işi; yetim bıraktığı sokakların hasretini dindirmek olmuştu.

Çalışacak fiziki gücüne ve beden sağlığına sahip değildi artık… Dile kolay! Acıyı tatlıya, soğuğu sıcağa katık yaparak geçen 65 yıllık bir ömür… Hayat bir roman olsaydı eğer, belki de yazılan tek konu olacaktı! Sevda bitmez yol olsaydı eğer, belki de o yolun sonu olacaktı. Bir evin balkonunun altında bulundu cansız bedeni. Geceyi geçirmek için sığındığı kuytu da bir kartonun üzerinde donarak kopmuştu hayattan. Yaşamı boyunca her gün öldürmeyecek dozda aldığı hüznü, bir seferde toptan alayım demiş ve altın vuruşla yok etmişti kendini. Gönüllere doğan güneş batmış, varlığıyla çağlayan nehir kurumuş, hayata kanat çırpan bembeyaz güvercin gibi tertemiz olan yürek susmuştu. Balkon demirinde öpüşen bir çift kumru, bulutlarla yarışan uçurtmanın kuyruğuna tutunan gün ışığı, yüreğinde kanayan gizli yarayı sevgisiyle sarıp onardığı kanadı kırık telli turna öksüz, mutluluk ha bugün ha yarın diyerek kendisini kandıran “hayat” eksik kalmıştı. Birçoğumuzun kalbinde bağdaş kurup oturmayı başaran koca yürekli adamın, varlığıyla güç verdiği insanları yokluğuyla üzeceği muhakkaktı.

Öyle veya böyle… Bu dünyadan bir AMADALI geçti. Minnet ve Özlemle…