İsrail polisi, işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa’da cemaate saldırdı. Mescid-i Aksa, Şam Kapısı ve Şeyh Cerrah mahallesinde Filistinlilere yönelik saldırılarda 205 kişinin yaralandığı bildirildi. Saldırıların ardından Türkiye’den sert tepkiler geldi. Burdur İHH İnsani Yardım Derneği’de yapılan saldıralara tepki gösteren bir basın açıklaması yaptı.

Burdur İHH İnsan Yardım Derneği adına açıklama yapan Dernek Başkanı Hüseyin Çetinkaya; ““Hakikatin olmadığı yerde adaletten söz etmek mümkün olmaz” prensibince; İsrail’in kuruluşu, yayılmacılığı ve Filistin konusunda sergilediği siyasetin tamamıyla uluslararası hukuka aykırı olduğunu ifade ediyor, uluslararası güvenlik ve hukuk kurumlarını gereğini yapmaya davet ediyoruz. Müslümanlar olarak, İsrail’in politikalarını hiçbir zaman benimsemeyeceğimizi ifade ediyor, özgür bir Filistin ve Mescid-i Aksa için gerekirse canlarımızı ortaya koyacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.” dedi.

Çetinkaya’nın açıklaması şöyle:

“7 Mayıs Cuma günü yatsı namazının ardından İsrail güvenlik güçleri Mescid-i Aksa içerisine girerek, ibadet edenlere saldırılarda bulundu. Harem-i Şerif’te ibadet eden 53 Filistin vatandaşı, saldırıların ardından yaralandı.

İsrail’in son günlerde yaptığı saldırılar ve hukuk tanımazlık, yalnızca Müslümanların yeryüzündeki en kutsal mekanlarından biri olan Mescid-i Aksa ile sınırlı kalmayıp, pek çok olayda daha kendini göstermiştir. Uzun zamandır var olan bu hak ihlallerinin ve saldırıların, özellikle Ramazan ayında -Mescid-i Aksa merkezli olmakla beraber-  İsrail tarafından daha da arttırılması Filistinliler ve Müslüman alemi için bardağı taşıran son damla olmuştur.

İsrail’in işgali sonucunda ortaya çıkan Filistin’in parçalanmışlığı ve devletleşme yolundaki engeller, İsrail tarafından uluslararası siyasal zeminde meşru bir argümanmış gibi kullanılırken; son yaşanan süreçte İsrail’in Filistin’e yönelik gerçekleştirdiği politikalar, kendisinde “Ortadoğu’nun tek hukuk devleti(!)” vasfı gören İsrail’in, Filistin’in özgürleşme ve demokratikleşme süreçlerini nasıl engellediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Uluslararası hukuk, kamuoyu, sivil toplum örgütleri, insan hakları örgütleri, barış örgütleri, siyasal kurumlar; İsrail’in bu şımarık, işgalci ve kural tanımaz tavrına karşı bir an önce bir araya gelmeli ve elini taşın altına koymalıdır. Bu kurumlar İsrail’in tavrına karşı sessizliğini koruduğu müddetçe bu saldırılar devam edecek, Filistin’de barıştan ve uzlaşıdan söz etmek mümkün olmayacaktır. Geçmişin acılarını endüstriyel şekilde Müslümanlar üzerinden ödetmeye çalışan İsrail, Filistin toplumunun varlığını hiçe saymakta ve kurulduğu günden itibaren sistematik biçimde işgal ve soykırım suçları işlemektedir. Geçmişin acıları ile yüzleştirilmesi gereken Müslümanlar ve Filistin değil, Avrupa’nın bizzat kendisidir. Bugün din, dil, ırk gözetmeksizin herkesin özgürce yaşadığı ve haklarını yeri getirebildiği bir Kudüs’ten bahsetmek istiyorsak, geçmişin tecrübeleri ve bugün yaşananları göz önünde bulundurmak tüm dünyanın vazifesidir.

“Hakikatin olmadığı yerde adaletten söz etmek mümkün olmaz” prensibince; İsrail’in kuruluşu, yayılmacılığı ve Filistin konusunda sergilediği siyasetin tamamıyla uluslararası hukuka aykırı olduğunu ifade ediyor, uluslararası güvenlik ve hukuk kurumlarını gereğini yapmaya davet ediyoruz. Müslümanlar olarak, İsrail’in politikalarını hiçbir zaman benimsemeyeceğimizi ifade ediyor, özgür bir Filistin ve Mescid-i Aksa için gerekirse canlarımızı ortaya koyacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.

İSRAİL’İN SON DÖNEMLERDE YAPTIĞI HUKUK İHLALLERİ

  1. ŞEYH CERRAH MAHALLESİNDE YAŞANANLAR:

İsrail, 1967’de işgal ettiği Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da Filistinlilere ait bazı ev ve yapıları çeşitli gerekçelerle yıkıp, her yıl onlarca Filistinliyi evsiz bırakıyor. Birçok aile sürekli, zorla yerlerinden edilme tehdidi altında yaşıyor

Son dönemlerde yoğun yıkım faaliyetlerinin yaşandığı Şeyh Cerrah mahallesi de bu tehdit altındaki bölgelerden biri. Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde 1948’deki Nekbe’de (Büyük Felaket) mülteci konumuna düşen Filistinliler yaşıyor

Topraklarından koparılıp 1956’da buraya yerleştirilen Filistinli aileler, Yahudi yerleşimcilerin açtığı davalar nedeniyle şimdi bir kez daha İsrail’in zorunlu göç tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor.

Filistinlileri yerinden etme politikası siyasidir. İsraillileri korumayı ve karşılığında Filistinlileri yerlerinden etmeyi amaçlıyor. Bu yaşananlar, bir tür etnik kökene bağlı yerinden edilme ve savaş suçudur. Çünkü insanlar işgal altında yaşıyorlar.

Filistinli kaynaklar 1967’den bu yana Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait 5 binden fazla evin İsrail güçleri tarafından yıkıldığını kaydediyor.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) tarafından hazırlanan raporda, İsrail güçlerinin pandeminin başlamasından itibaren Batı Şeria ile Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait 750’den fazla ev ve yapıyı “ruhsatsız” olduğu gerekçesiyle yıktığı belirtildi. Yıkımlar ile birlikte binlerce Filistinli evsiz bırakıldı. Yıkılan evlerin ciddi bir kısmı da Doğu Kudüs’te bulunuyor.

1967’den bu yana kentteki Filistinli nüfusu dört katına çıkarak 300 bini aştı. Bu da toplam nüfusun neredeyse yüzde 40’ı demek. Buna rağmen, Doğu Kudüs’teki İsrailli belediye yetkilileri Filistinlilere ev yapmaları için toplam alandan sadece yüzde 9’luk bir pay ayırıyor.

Filistinliler için Covid-19 ile beraber etkisi daha da hissedilen ekonomik krizin ortasında, evlerini kaybetmek açıkça İsrail tarafından yapılan çifte darbedir.

İsrail belediyesi çoğu zaman yıkım masraflarını da evi yıkılan kişilerden tahsil ediyor. Filistinli aileler, mahkemelerde yıkım emirleriyle mücadele etmek için bir sürü masraf yapmaktan ya da evlerini İsrailli ekiplere yıktırmak için yüksek bedeller ödemektense, zor bir tercihte bulunarak evlerini kendileri yıkma yoluna gidiyor. Evlerini elleriyle yıkmak zorunda kalan bu insanların birçoğu evsiz kalıyor veya şehir merkezinden uzak bir yerlere taşınmaya mecbur oluyor. Kimileri ise yıktıkları evlerinin enkazında yaşamaya devam ediyor. Filistinliler, bunun “İsrail’in yıldırma ve şehri Yahudileştirme politikalarının parçası” olduğunu belirtiyor.

Uluslararası hukukta, işgal altındaki Filistin topraklarındaki tüm Yahudi yerleşim birimleri gayrimeşru kabul ediliyor

1948 yılında Kudüs’ün Batı kesimini 1967 yılında ise doğu kesimini işgal eden Siyonist rejim için kentin tam bir Yahudi kentine dönüşmesinde fiziki görünümü büyük önem arz etmektedir. Bu fiziki yıkım ve yeniden inşa politikaları ile Kudüs’ü İslami kimliğinden tamamen soyutlayıp görünüm olarak tam bir Yahudi kenti haline getirmeye çalışmaktadır.

Kudüs’teki müslüman halk, işgalin birebir muhatabı ve mağdurudur. Uzun yıllardır devam eden baskı siyaseti ağırlaşarak sürmektedir. Filistinlilerin topraklarının müsaderesi, evlerinin yıkılması, Yahudi yerleşim yerlerinin inşası, ikamet ve ruhsat işlemlerinde Müslümanlara ayrımcılık yapılması sonucu, Kudüs’te demografik yapı Yahudi yerleşimcilerin lehine değişmektedir. Yahudi nüfus 1948 öncesinde, Kudüs nüfusunun %10’unu oluştururken, bu oran hali hazırda %70’e ulaşmıştır. Bunda ekonomik kısıtlamalar, utanç duvarı ve Müslüman halka yönelik baskı siyasetinin artması sonucu yaşanan zorunlu göçler etkilidir.

Kentin asli unsurlarından ve yerlilerinden olan Filistinlilere ‘daimi ikamet’ adı altında geçici belgeler vererek müslümanların varlığını “yerli” kavramı üzerinden değil “ikamet” kavramı üzerinden yorumlayıp, her an sınır dışı etmeye müsait bir konumda tutmaktadır. ‘İsrail’in 2020 ye kadar uygulamaya koyduğu ‘‘Nüfus Denge Politikası’’ çerçevesinde Yahudi yerleşimcileri sayısını azami ölçüde arttırmak ve mevcut Filistinli sayısını sıkı ikamet politikalarıyla ve ‘‘sessiz transfer’’ denilen sürgünlerle asgari seviyeye indirmek yer almak bulunuyor.

İşgal Altındaki Kudüs’ü zorunlu sürgün politikaları ile Müslümanlardan arındırma hedefine uygun olarak sistematik ve ayrımcı bir şekilde Filistinlilerin evlerinin yıkılması, oturma izni verilmemesi ve zorunlu kamulaştırmalar yoğun şekilde uygulanmaktadır. Aynı çerçevede, Filistinlilerin oturma izinlerinin keyfi biçimde iptal edilmesi, aile birleşimlerinin ve çocukların nüfusa kayıt işlemlerinin ciddi şekilde zorlaştırılması dikkat çekmektedir. Bu uygulamalar hukuki mağduriyete ilave olarak Filistinliler üzerinde taşınması çok güç psikolojik baskı oluşturmakta ve kent sakini Müslümanlar için yaşam giderek zorlaşmaktadır.

İsrail’in sistemli işgal politikası sonucunda Doğu Kudüs’ün %35’i zorla istimlak edilmiş ve sadece %13’ünde Filistin yerleşimine müsaade edilmektedir. %20 oranında olan yeşil alan ise Siyonistlerin elinde ve kontrolünde bulunmaktadır.

İşgalci İsrail’in ilhak siyasetinin bir parçası olarak ikamet işlemleri inanılmaz şekilde zorlaştırılmıştır.  Kudüs’ün ‘‘Müslüman sürekli sakinleri’’ İsrail kimliği alabilse de İsrail seçimlerinde oy kullanamıyorlar, İsrail pasaportu alamıyorlar, hukuki statülerini çocuklarına aktaramıyorlar ve hukuki statüleri kolaylıkla geri alınabiliyor. Ayrıca İsrail İçişleri Bakanlığının oturma belgelerini istediği gibi iptal etme hakkı bulunmaktadır. Nitekim 1967’den beri 14,500’den fazla oturma belgesi iptal edilmiştir.

İsrail’in yaptığı yıkımların ve yerleşimlerinin işgal altındaki Batı Şeria’da ve Kudüs’teki dağılım haritasına bakıldığında, bu faaliyet yerlerinin bugünkü konumlarında kurulmasının boşuna olmadığı; hatta İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki sömürgecilik hedeflerini gerçekleştirmek ve Filistinli topluluklar üzerinde baskı kurup bunları İsrail yerleşim birimlerinin ortasında kapalı küçük yerleşim bölgeleri veya “kantonlar” haline getirmek için dikkatlice planlandığı görülmektedir. Yıkımlar ve akabindeki yerleşimcilik, Siyonizm’in buluşma noktasını oluşturur ve yerleşimler, başka bir milletin kalıntıları üzerine kurulmuş olan devletin özünün bir ifadesidir. Siyonizm, yıkım faaliyetleri ile organik bağlantılıdır. Yahudi fikirler, güvenlik ve politik etkenlerden iktisadi, ideolojik vb. etkenlere kadar farklı etken ve gerekçelerle yerleşimcilik projesini yeniden canlandırmanın gereği üzerinde birleşmiştir. Yıkım ve yerleşimcilik projeleri, değişen bu etkenler ve gerekçeler sonucunda ortaya çıkmıştır.

Yerleşim birimleri şunları amaçlamaktadır:

1 – İşgal altındaki topraklara tam egemen olunduğunun vurgulanması ve yerleşim birimlerinin işgal altındaki toprakların kaderi hakkında siyasi etkileme ve pazarlık konusunda siyasi baskı unsuru olarak kullanılması. 

2 – Stratejik alanları kontrol altına almak, yerleşim birimlerini meşrulaştırmaya çalışmak, Kudüs ve Batı Şeria’nın ilhakına zemin hazırlamak suretiyle İsrail’in politik konumunu güçlendirmek ve bununla da bir Filistin devletinin kurulmasını engellemek.

3 – Emri vaki siyasetini dayatarak toprakların Filistin egemenliğine geri döndürme olanağını imkansız kılmak

4 – Filistin topraklarının parçalanması ve Filistinliler arasındaki coğrafi iletişimi önlemek için fiziksel bir engel oluşturulmak. 

5 – Dayatmacı bir politika oluşturulması ve uygulanabilir bir Filistin devletinin kurulmasını önlenmek

İşgal edilmiş Filistin topraklarında, Filistinlilierin meşru hakları ile var oldukları iskan bölgelerinden çıkarmak ve yerleşim birimleri kurmak, bu yerleşim birimlerini fiili olarak İsrail’e katmak gibidir, zira Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını sınırlamaktadır.

YIKIMLARIN HUKUKİ STATÜSÜ:

Kudüs’ü işgal edip ilhak etmek, bu şehir üzerindeki Filistin’in egemenlik hakkını çiğnemek sayılır. Çünkü bu hak, değiştirilmeye kabil olmadığı gibi zamanaşımına da uğramaz. BMGK,  işgal edilen topraklarda ve Kudüs’te bir işgalci güç olarak özel bir tasarrufta bulunduğunu beyan etmiştir. 30 Haziran 1980 tarihli 476 sayılı karar ve 20 Ağustos 1980 tarihli 478 sayılı kararda BMGK, İsrail’in Kudüs’teki eylemlerini kınamış ve geçersiz saymıştır. Aynı karar, işgal gücünün işgal ettiği topraklar üzerinde herhangi bir egemenlik hakkına sahip olamayacağına işaret etmiştir.

Uluslararası kararlara göre Kudüs, doğusu ve batısıyla işgal edilmiştir. İsrail’in yapması gereken 1967 yılında işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmektir. Kudüs’ü ilhak etmek için yapılan bütün icraatlar ise geçersizdir. 181/1947 taksim kararı, kendi kaderini tayin etme fırsatı ve işgali bitirme dayanağıdır. İsrail’in taksim kararını uygulamayı kabul etmemesi, BM Örgütü’nde İsrail’in üyeliğinin kabulünü içeren 11 Mayıs 1949 tarihli ve 273 sayılı karara açık bir ihlâl niteliktedir. Bunun için üye tanındığı kabul belgesinin iptali, üyelikten çıkarma ile ilgili altıncı maddenin dikkate alınması halinde İsrail’in BM Teşkilatı’ndan çıkarılma yolunu açmış olacaktır.

Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 17. maddesi hiç kimsenin keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum bırakılamayacağını söyler. Ancak yerlerine yerleşim birimleri kurmak için Filistinlilerin mal ve mülklerine el konulmaya hâla devam edilmekte, bu haklarına yönelik onlara herhangi bir saygı gösterilmemektedir.

İsrail’in yerleşim politikası, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. maddesinde öngörülen özgürlük ve eşitlik ilkesini de ihlâl eder. Çünkü bu yerleşim birimleri Yahudilere özel olarak inşa edilmiştir ve hem Müslüman hem de Hıristiyan Filistinlilere kapalıdır. Bunun yanında İsrail makamları, sadece yerleşimcilere özel yasal düzenlemeler yapmış, mahkemeler kurmuşlardır. Bu şekilde yerleşimciler aynı yasa ve mahkemelere tabi olmuşlardır. Bu ırkçı ve ayrıştırıcı politika da BM tarafından sürekli kınanan ırksal ayrımcılıktan farklı bir şey değildir.

Uluslararası hukuk, Batı Şeria’nın ve Kudüs topraklarının işgal edilmiş topraklar olduğunu ve İsrail’in bu topraklar üzerindeki vardırlığının askeri bir işgal olduğunu kabul eder. Filistin halkı, özgürlük ve bağımsızlık yolundaki meşru haklarına kavuşmak ve işgale son vermek için BM Şartı’na uygun olarak tüm yolları kullanarak mücadele etme hakkına sahiptir.

Yerleşim birimlerinin kurulması, oldubitti politikasının bir sonucu olarak Filistinlilerin ikamet ve seyahat özgürlüğünü kısıtlayarak toplu cezalandırmaya maruz kalmalarına yol açmıştır. Yerleşimcilik ayrıca Filistinli nüfusun zorla yerinden edilmesi ve İsrail sivil nüfusunun uluslararası hukuka, Lahey ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak işgal altındaki bölgeye yerleştirilmesi yoluyla buradaki demografik yapının değiştirilmesine de yol açmıştır. Uluslararası hukuk, uluslararası toplumun bu standartları benimsemesini ve Filistinlilerin doğal kaynaklarını kullanmalarını sağlarken Filistinlilerin devredilemez haklarını güvenceye almasını zorunlu kılmaktadır.

BM Genel Kurulu, 24 Ekim 1970 tarihinde, Devletler Arasında Uluslararası İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi başlığı altında 2625 sayılı kararı kabul ederek tehdit veya güç kullanımdan kaynaklanan hiçbir arazi ediniminin yasal olarak kabul edilmeyeceğini vurgulamıştır.

BM Güvenlik Konseyi, 25 Eylül 1971 tarih ve 298 sayılı kararının üçüncü fıkra “askeri işgal yoluyla toprak edinimi ilkesinin kabul edilemez” olduğunu; aynı kararın dördüncü paragrafında ise İsrail’in yukarıda belirtilen kararlara uymayı reddetme konusundaki endişesini dile getirdiğini ifade etmiştir. Bu ilke birçok kararda ve özellikle 1967’den beri işgal edilen Filistin ve diğer Arap topraklarında yerleşim birimleri kurulmasını amaçlayan İsrail politika ve uygulamalarının, kanunen hiçbir meşruiyeti olmadığını ve Orta Doğu’da adil ve kalıcı bir barışın kurulmasını ciddi şekilde engellediğini ifade eden 22 Mart 1979 tarih ve 446 sayılı kararda vurgulanmıştır. 01 Mart 1980 tarihli ve 465 sayılı kararın beşinci fıkrasında, İsrail’in toprağa el koyma, taşınmaz mal, nüfus transferi ve işgal altındaki bölgeyi eklemeyi hedefleyen mevzuat dâhil olmak üzere, Kudüs’teki durumu değiştirmek için tüm yasal ve idari önlemlerin tamamen geçersiz ve şehrin statüsünü değiştiremeyeceği ifade edilmiştir.

Uluslararası kararlar ve yasalar, toprakları işgal altında olan kişilerin vatandaşlık haklarının korunması gerektiğini söyler. 1949 Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesinin 6. fıkrasına göre işgal gücü kendi sivil vatandaşlarından bir bölümünü işgal ettiği bölgelere taşıyıp yerleştiremez. Bu bakımdan yerleşimcilik faliyetleri, topraklara el koyup ilhak etme ve bu toprakların üzerine Yahudi yerleşim birimleri kurma Cenevre Sözleşmesi’ne aykırıdır. İsrail’in bu faliyetleri Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 47. maddesinin yanı sıra uluslararası hukukun en temel kurallarına bile aykırıdır.

İşgal bölgelerinde İsrail yerleşim birimlerinin kurulmasında uluslararası hukukun asgari üç ilkesi ihlâl edilmiştir. Bunlar da:

  1. Güç kullanarak topraklara el koymanın yasadışı olduğu ilkesi.
  2. Devletlerin aradaki anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmesi, ilişkileri ve durumu daha da kötüye götürecek tutum veya barışçıl çözümü engelleyecek davranışlardan kaçınması gerekliliği ilkesi.
  3. Devletlerin, halkın kendi kaderini tayin etme hakkından mahrum bırakacak herhangi bir icraatta bulunmaması ilkesi.
  • MESCİD-İ AKSA’DA YAPILAN İHLALLER:

1994 yılında Ürdün ile İsrail arasında 26 Ekim 1994 tarihinde Wadi Araba Barış Anlaşması imzalanmıştır. 25 Temmuz 1994 tarihinde taraflar arasında imzalanan Washington Deklarasyonuna atıf yapılan anlaşmanın 4. bölümünün “Önemli Tarihi ve Dini Yerler ile Dinler Arası İlişkiler” başlıklı 9. Maddesinin 2. fıkrasında “taraflar arasında kesin bir anlaşmaya varılıncaya kadar Kudüs’te bulunan Müslümanlar için kutsal sayılan alanların Ürdün tarafından himaye edileceği” kabul edilmiştir. Hâlihazırda, Mescid-i Aksa camisinin imamını atamak, bu bölgelerin bakımını yaparak Müslümanların ibadetlerine uygun şekilde muhafaza etmek Ürdün Krallığı Evkaf Bakanlığı yetki ve sorumluluğundadır.

İsrail’in Mescid-i Aksa’ya düzenli baskınlar yapması, burada ibadet edenlere karşı saldırıya geçmesi, Uluslararası hukuka göre tamamen aykırıdır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. Maddesi ve diğer birçok uluslararası hukuku düzenleyici metin, herkesin din ve vicdan hürriyeti bulunduğunu, kişilerin dinî ritüellerini yaşamakta özgür olduklarını ifade etmektedir.

İsrail, Kudüs’ün doğu kesimini işgal ettiği 1967 yılından itibaren Mescid-i Aksa ve onun da içinde bulunduğu Harem bölgesinde inanç ve ibadet özgürlüğüne yönelik sayısız ihlalde bulunmuştur.

1969’da Avustralyalı fanatik bir Hristiyan olan Michael Rohan, Mescid-i Aksa’yı kundaklamış ve bu saldırı sonucu mescidin üçte biri kullanılamaz hâle gelmiştir. 1980’de Meair Kahana örgütünün Aksa’ya yerleştirdiği bomba patlamadan bulunmuş, 1983’te üzerinde patlayıcılar bulunan 50 kişilik bir grup son anda fark edilmiş, 1985’te Alman başbakanın bölgeyi ziyaret edeceği günlerde bulunan zaman ayarlı bomba, patlamadan etkisiz hâle getirilmiştir. Siyonist İsrail yönetimi, Aksa’ya zarar verme girişimlerinden sadece birkaçı olan bu eylemlere ve eylemcilere ceza vermek bir tarafa bilhassa destek olmuştur.

Müslümanlar için kutsal kabul edilen Mescid-i Aksa Camii’nde Yahudilerin ibadet etme girişimi, ihlallerin bir diğer boyutudur. İlk defa 1969’da 25 kişilik bir grup Aksa’ya girmiş, 1976 yılında da bazı Yahudi grupların burada ibadet edebileceklerine dair bir karar alınmıştır. 1990 yılında Yahudilerin Harem bölgesinde gerçekleştirdiği tören esnasında bir İsrail askeri 20 Müslüman’ı katletmiştir. Bahsi geçen ihlaller İsrail yönetiminin üst kademelerince de gerçekleştirilmektedir. Bu konuda en büyük tepki alan girişim ise, 2000 yılında Ariel Şaron’un beraberindeki grupla Aksa’ya girmeye çalışması olmuştur. Bu olay üzerine yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği Aksa İntifadası başlamıştır. 2010 yılında Mescid-i Aksa’nın Müslümanlar ve Yahudiler tarafından ortak kullanımına izin veren kararın ardından, İsrail polisinin korumasıyla üst düzey İsrailli yetkililer düzenli aralıklarla Harem bölgesine girmeye başlamıştır.

Yahudiler polisin korumasıyla Müslümanların kutsal toprağına girebiliyorken Müslümanların camiye girişlerine kısıtlamalar getirilmektedir. Özellikle Aksa İntifadası’nın ardından güvenlik gerekçesiyle 45 yaşın altındaki Filistinli Müslüman erkeklerin camiye girişlerine izin verilmemekte, cami girişlerinin Müslümanlar tarafından kullanımı keyfî olarak engellenmektedir.

İsrail 1967’den bu yana farklı periyotlarda Yahudilere ait kalıntılar bulabilmek gerekçesiyle Mescid-i Aksa’nın altında kazı çalışmaları yürütmektedir. Bugüne kadar sadece İslam tarihi ve Roma döneminden kalma kalıntıların bulunduğu kazılar sırasında birçok evin, tarihî eserin ve okulun temeli zarar görmüş, binaların duvarlarında çatlaklar oluşmuştur. Aksa Camii de kazılardan zarar görmüştür. 1979’da yer altındaki tüneller doğu ve batı şeklinde ikiye ayrılmıştır. Ayrıca yer altında bir de Yahudi ibadethanesi açılmıştır.

İsrail yönetimi ve Arap ülkeleri arasında aleni bir şekilde gerçekleşen normalleşme girişimleri, Arap ülkeleri yöneticilerinin Filistin meselesine bakışının değiştiğini göstermektedir. Fakat içerisinde kutsal Kudüs topraklarının da bulunduğu Filistin, halklar nezdinde önemini korumaktadır

Gelinen aşamada görünen o ki, İsrail 70 yıllık işgal tarihi sürecinde hiçbir dönem kendini bu kadar rahat hissetmemiştir. Zira yaptığı her türlü ihlali görmezden gelen bir Avrupa, yaptığı her hukuksuzluğu destekleyen bir ABD ve bunların tümünü olumlayan bir Arap ülkeleri grubunu arkasına almış görünmektedir. Bütün İslam dünyası, içinde bulunulan sürecin tehlikesini fark ederek artık Kudüs’ü savunma sorumluluğunu, yıllardır zayıf bırakılmış Filistin halkının omuzlarından almalı ve bir cephe olarak uluslararası platformlarda Kudüs’e yüksek sesle sahip çıkmalıdır.

  • DOĞU KUDÜS’TE SEÇİMLERE MÜSAADE EDİLMEMESİ

İsrail kendisine sürekli iç ve dış baskı yapılmasına rağmen Doğu Kudüs’te seçim sandığı kurulup kurulmayacağı konusunda sessiz kalmıştır. Seçime adaylık başvurusunda bulunan tüm listelerin üzerinde durduğu ortak nokta Kudüs olmasına rağmen İsrail, buna yönelik bir adım atmamıştır. Doğu Kudüs’te seçimin yapılması Uluslararası Hukuk ile güvence altına alınmış olmasına rağmen, İsrail siyasi ajandasının, Kudüs üzerinde seçim ya da başka bir yolla herhangi bir siyasal otorite değişikliğine izin vermemesinden dolayı burada seçimlerin yapılmasına müsaade edilmemiştir. Yüzyılın anlaşması kapsamında İsrail’in Kudüs üzerinde gerçekleştirmek istediği politikalar da, Kudüs’de seçim yapılmamasına müsaade etmemesindeki en büyük etkenlerden biridir. Uluslararası Hukuk’a aykırı bir şekilde Kudüs üzerinde yalnızca kendini tek yetkili olarak gören İsrail için, Kudüs’te seçimlerin yapılması demek aynı zamanda buradaki yetkilileri ve halkı meşru bir daire içerisine alacağı için, şehrin yahudileştirilmesi ideolojisi İsrail nezdinde hala katı bir şekilde sürdürülmeye devam etmekte olduğunu görüyoruz.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile İsrail arasında 28 Eylül 1995’te Washington’da imzalanan “Geçiş Aşaması Anlaşması”nda , Kudüs’te seçimlerin yapılmasına ilişkin açık bir hüküm yer alıyor. Anlaşma, seçimlerin Doğu Kudüs’teki İsrail Posta Kurumu’na bağlı postanelerde gerçekleştirilmesini gerektiriyor.

İsrail’in bu tavrından dolayı Filistin’de 2021 senesinde öngörülen seçimler ertelenmiştir. İsrail bu tutumuyla, Filistin’de herhangi bir istikrarı ve düzeni kabul etmeyeceğini de yeniden dikte etmiştir.

Siyasi belirsizliğin devam ettiği bu konjonktürde, Oslo Anlaşmalarının yeniden gündeme getirilmesi yapıcı bir çaba olabilir. Filistin siyasi yetkililerinin Uluslararası arenada birçok konuda adım atmasını engelleyen bu anlaşmalar, İsrail tarafından Filistinlilere bir baskı aygıtı olarak kullanılmaya devam etmektedir. İsrail’in anlaşmanın şartlarını yerine getirmemesine rağmen; kendi aleyhine değerlendirilebilecek her gelişmede bunu karşıt bir baskı unsuru görmesi, anlaşmanın gereklikiği meselesini yeniden gündeme getirme ihtiyacını da beraberinde getirmektedir

  • BATI ŞERİA’DA SEÇİM ADAYLARININ TUTUKLANMASI

İsrail, Filistindeki seçim sürecinde 2006 yılından sonra Batı Şeria’da yaptığı gözaltı faaliyetlerine yeniden başlamıştı. Bu gözaltılar özellikle insan haklarını hiçe sayar nitelikte, gece yarılarında kadın, çocuk dinlemeden Filistinlilerin evlerine zorla girilerek yapıldı

İsrail, gözaltılar esnasında herhangi bir gerekçe bildirmedi. İsrail, Batı Şeria’daki Hamas yöneticileri başta olmak üzere Filistinlilere yönelik gözaltı politikasıyla seçimlere doğrudan müdahale etti.

Gruplar geçtiğimiz aylarda Kahire’de bir araya gelmiş ve seçimin süreci hakkında mutabakata varmışlardı. Yapılan gözaltılar, grupların üzerine kısıtlayıcı bir baskı oluşturdu ve seçimlerin ertelenmesine katkı sağladı.

  • ŞAM KAPISINDA YAŞANAN OLAYLAR

İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün ana kapılarından Şam Kapısı meydanı, İsrail tarafından savaş alanına çevirildi. Irkçı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarını protesto eden çok sayıda Filistinli genç İsrail tarafından yaralandı. İsrail yaramalar esnasında ses bombaları, TOMA ve plastik mermiyle müdahalede bulundu.

Şam Kapısı başta olmak üzere Eski Şehir çevresindeki olaylarda en az 130 Filistinli yaralandı, onlarca Filistinli gözaltına alındı.

Nitekim burası zaten Unesco tarafından korunma altına alınmış bir kültürel miras yeri. İsrail’in kültürel miras ile korunmuş yere güvenlik noktası koyması, uluslarası hukuka zaten aykırı bir uygulama iken; İsrail polisinin, Ramazan ayının başlamasıyla Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı önünde yer alan oturma alanlarını barikatlarla kapatmıştı halkta öfkeyi arttıran başka bir unsur olmuştur.

Olaylar sırasında Mescid-i Aksa ve Eski Şehir bölgesine baskın çağrıları yapan aşırı sağcı Yahudiler Kudüs’ün farklı bölgelerinde “Araplara Ölüm” sloganları ile sokaklara döküldü Filistinlilerin evlerine saldırdı.

İsrail, Yahudi grupların bu saldırılarını bildiği halde görmezden gelerek onlara koruma sağladı, Filistinlilerin araç, ev ve yapılarına saldırılmasına müsaade etti.

Kaynaklar, ırkçı yerleşimcilerin, işgal güçlerinin koruması altında taş ve molotof kokteylleriyle Filistinlilere ait araçları hedef aldığını, evlerine baskın yaptığını belirtiyor.

  • İSRAİL’İN AŞI POLİTİKASI

Uluslararası cenevre sözleşmesine göre işgalci güç işgal altında tuttuğu topraklarda salgın hastalık ile mücadele etmek ve aşı da dahil tüm önlemleri almak zorunda. İşgalci güç, o bölgenin kaynaklarını sömürdüğü ve işgal altında tuttuğu için bunu yapmak zorunda. İsrail bunu yapmıyor, bu zamana Filistinlilere sınırlı sayıda aşı verdi. İsrail elinde fazlaca aşı olmasına rağmen bunu yapmıyor. Hatta elinde yedek olarak beklettiği aşılar bile var. Buna rağmen Filistinlilere aşı verilmesini reddediyor. Uluslararası hukuka rağmen İsrail elindeki aşıları vermiyor.

  • HAKSIZ GÖZALTILAR

İsrail son haftalarda onlarca Filistinli genci herhangi bir suç isnat etmeden tutuklamıştır. İsrail’in “idari gözaltı” ismini verdiği bu tutuklamalarla Filistinliler, İsrail tarafından Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden altı aya kadar bir süre boyunca suçlama veya yargılama yapılmadan hapsedilebiliyor. Uluslararası hukuk, İsrail’in tutukladığı kişilere uzun zamandır işkence suçu işlediğini ortaya koymaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) geçtiğimiz aylarda İsrail hakkında aldığı karar da bunu destekler niteliktedir. 

Talepler, Türkiye ve dünya kamuoyundan çağrılar:

BM Güvenlik Konseyi, İsrail Devleti’ni, UAD’nın  yerleşimler hakkındaki Danışma Görüşü’ne saygı duymak zorunda bırakmalıdır. Konsey, uluslararası yükümlülüklerini görmezden gelerek BM Şartı’na aykırı bir şekilde uluslararası barışı ve güvenliği tehdit eden suçlar işleyen İsrail’e yaptırım uygulamak için yetkilerini kullanmalıdır. İsrail devletinin sadece Yahudi yerleşimcilere tahsis ettiği geçiş yolu ağı aracılığıyla Batı Şeria’da yerleştirmek istediği ırkçı ayrımcılık sistemini incelemek için uluslararası soruşturma komisyonları oluşturulmalıdır.

Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin Yüksek Akit Tarafları yükümlülüklerini yerine mutlaka getirmeli ve İsrail’in bu Sözleşmesi’nin uymasını sağlamak için gerekli önlemleri almalıdır İsrail Devleti’ni işgal altındaki bölgelerde korsanlık ve doğal kaynakları yağmalama faaliyetlerini durdurmaya zorlamalı; İsrail Devleti’nin işgal altındaki Filistin topraklarında işlediği ihlalleri duyurmak için medya araçlarını harekete geçirerek İsrail Devleti’ni boykot eden kampanyaları desteklemelidir.

İsrail Devleti’nin uygulamaları hem uluslararası hukuku hem de BM Şartı’nı ihlâl eder. İsrail, BM komitelerinden ve üye olduğu tüm uluslararası kurum ve kuruluşlardan çıkartılmalıdır. Ayrıca uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermeyen haydut bir devlet olarak BM üyeliği de iptal edilmelidir. Çünkü İsrail, 1949’da BM’ye kabul edilmesinin şartı olan 181 ve 194 sayılı kararları uygulamamıştır.

Güvenlik Konseyi İsrail’in yerleşim birimlerine yaptığı sivil nüfus transferlerini durdurmalı, kutsal mekânların kutsallığını korumalı ve İsrail Devleti’ni Kudüs kentindeki demografik gerçekliği ve Kutsal Kentin yasal statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm yasa ve prosedürleri yürürlükten kaldırmaya zorlamalıdır.

İsrail yerleşim birimlerini destekleyici hiçbir yardımda bulunmamaları ve Güney Afrika’daki Apartheid rejimine yaptıkları gibi işgalci devlete de siyasi, ekonomik ve diplomatik izolasyon uygulama noktasında bütün devletlerin Uluslararası Adalet Divanı’nın tavsiyelerine uyma yükümlülüğü vardır.

Sonuç olarak mevcut mekanizmalar hala yetersiz olduğundan, bölgesel örgütlerin uluslararası anlaşmazlıkları çözmedeki rolünün güçlendirilmesi ve uluslararası insancıl hukuku uygulayacak mekanizmaların geliştirilmesi elzemdir

Filistin meselesine adil ve kalıcı bir çözüme ulaşmak için gerekli önlemleri alma gereğini vurgulamış; askeri işgalin devam etmesiyle bu çözüme ulaşılamayacağını, adil barışın ve istikrarın ancak Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etmeleri, bağımsız devletlerine kavuşmaları ve yerleşimciliğin son bulmasıyla sağlanacağını ortaya koymuştur.

Yerleşimciliği durdurma yolundaki en büyük sorun, uluslararası sözleşmelerin ihlâl edilmesini önlemede ve uluslararası kararları uygulamada BM Güvenlik Konseyi’nin etkili bir role ve gerekli operasyonel araçlara sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri’nin, İsrail Devletine olan mutlak yanlılığına ve Güvenlik Konseyi’yle uluslararası örgüt üzerindeki hegemonyasının da üzerinde durulması gerekmektedir.

İsrail’in hukuk ihlalleri, uluslararası yargının ve özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkisindeki suçlar kapsamına girmektedir. Uluslararası hukuku ve uluslararası insancıl hukuku ihlâl eden suçluları yargılayan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yanı sıra ulusal yargılar da İsrail’in işlediği suçları kovuşturmak için evrensel yargı ilkesine uygun olarak yetki kullanılabilir. Bu tür ağır ihlallerin sonuçlarını İsrail Devleti’ne yüklemek ve işgalci gücün uluslararası barış ve güvenliği sürdürme konusundaki taahhüdünü ve barışsever devlet iddiasını gözden geçirmek uluslararası toplumun sorumluluğundadır.

Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağı artık anlaşılmıştır. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği küresel bir mücadele yürütülmelidir. Hali hazırda Unesco ve BM nezdinde yürütülen hukuki süreçlere ilave olarak İslam ülkeleri temsilcilerinin birlikte hareket ederek Siyonistlerin oldubittilerini önleyecek girişimleri artırmalıdır.

Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü

BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, sivil toplum kuruluşlarını tanımlarken: “Hükümetler arası herhangi bir anlaşma olmadan kurulan örgütlerdir. Bu örgütlerde hükümetler tarafından belirlenen üyeler olabilir, ancak bu üyelik örgüt içindeki ifade özgürlüğüne müdahalede bulunmama şartına bağlıdır” demiştir. Sivil toplum kuruluşlarının bu öneminden dolayı da BM, Sözleşmesi’nin 71. maddesine dayanarak BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne sivil toplum kuruluşlarından görüş alma yetkisi vermiştir.

Uluslararası sivil toplum kuruluşları İsrail Devleti’nin ve lider kadrosunun yargılanmasında şu katkılarda bulunabilir:

  1. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili ayrıntılı raporlar hazırlayıp yayımlayabilir.
  2. İlgili uluslararası kuruluşlara sunmaya bir ön hazırlık olarak insan hakları ihlalleri ile ilgili gerekli bilgileri toplayabilir.
  3. Hükümetler arası kuruluşlar tarafından gönderilen gerçekleri araştırma komitelerine, işlenen insan hakları ihlalleriyle ayrıntılı raporlar sunarak görevlerine katkıda bulunabilir.
  4. Roma Statüsünün 15. maddesi gereğince UCM’ne uluslararası hukuk ihlalleri konusunda bilgi verebilir.

Uluslararası resmi kurumlar ile sivil toplum kuruluşlarının yapısı, görevleri ve yetkilerini incelediğimizde İsrail devletinin ve lider kadrosunun uluslararası alanda yargılanmasında katkıları olabileceğini anlıyoruz. Bazı devletlerin veto hakkını da göz önünde bulundurarak BMGK, Genel Kurulu ve İnsan Hakları Konseyi hep birlikte işgal edilmiş Filistin topraklarında İsrail’in hukuk ihlallerini durdurmada önemli roller oynayabilirler. Özellikle de BMGK’nin bu konuda rolü ve etkisi daha büyüktür. İnsan Hakları Konseyi de gerçekleri araştırma komiteleri göndererek ve bu konuda çıkan uluslararası raporları onaylayarak bu yöndeki rolünü yerine getirebilir.

Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi uluslararası sivil toplum kuruluşları da işlenen suçları belgeleyerek İsrail’in yargılanmasında önemli bir rol oynayabilir. Kuruluşların bu faaliyetleri Filistin’in İsrail Devleti’ni ve yöneticilerini uluslararası mahkemeler önünde yargılama çabalarına destek olacaktır.

İsrail Devleti’nin Sorumluluğu ve Harekete Geçirilebilecek Uluslararası Mekanizmalar

Uluslararası kararlar, Batı Şeria’da yerleşim birimleri inşasının derhal durdurulması, bu yönde İsrail Devleti’nin yaptığı yasa ve düzenlemelerin geçersiz sayılıp iptal edilmesi, ayrılıkçı Duvarın kaldırılması ve yerleşim politikalarından dolayı Filistinlilerin maruz kaldığı zararların da tazminatının ödenmesinin gerekliliğine işaret etmiştir. Aynı şekilde savaş ve insanlık suçu işleyen İsrailli siyasilerin ve askerlerin de yargılanmasına olanak tanımaktadır. İsrail devlet olarak Uluslararası Adalet Divanı tarafından medeni yükümlülükle yargılanabilir. Bireyler ise cezai yükümlülükle Uluslararası Ceza Mahkemesi veya evrensel yargı yetkisine sahip Ulusal Mahkemeler veya ad hoc mahkemeler aracılığıyla yargılanabilir. Bu mekanizmalardan bazıları yargılama konusunda ana mekanizma iken bazıları yardımcı mekanizma konumundadır. Bu mekanizmalar aracılığıyla işgal edilmiş Filistin topraklarında işledikleri suçlardan, özellikle yerleşim birimleri kurma suçu ile Filistinlilerin özel mülkiyetlerine el koyma suçları gibi birçok fiilden dolayı İsrail bir devlet olarak, lider kadrosu ve yöneticileri de birey olarak yargılanabilir.

İnsan Hakları Örgütlerinin ve Medyanın Rolü

Filistin insan hakları örgütleri insan haklarının korunmasında ve İsrail’in, Filistin haklarına yönelik ihlallerinin gözlemlenip belgelenmesinde önemli bir rol oynamaktadır

İnsan hakları örgütleri ve medyası İsrail’in ve lider kadrosunun işgal edilmiş Filistin topraklarında işlediği savaş suçları ile insanlığa karşı suçlardan dolayı yargılanmasında şu yönlerden katkıda bulunabilir:

  1. İnsan hakları ihlallerini gözlemleyip belgelendirmek: Bu kurumlarda çalışan uzmanlar BM ve değişik kurumları uluslararası kuruluşlara sunulmak üzere Filistin topraklarında uluslararası hukuka yönelik ihlallerle ayrıntılı ve yasal belgelenmiş raporlar hazırlayabilir.
  2. Adli yardım: Bu da insan hakları ihlali mağdurlarının şikayetlerini kabul edip, bunların davalarını uluslararası hukuk alanında uzman avukatlar aracılığıyla takip etmekle olur. İsrail yerleşim birimleri kurma konusunda yaptığı ihlalleri ve Filistinlilerin topraklarına el koymasını durdurmak için kişi veya gruplara ücretsiz hukuki danışmanlık hizmeti sunmakla olur.
  3. 2009’da Gerçekleri Araştırma Komisyonu’nun “Goldstone” raporunu hazırlamasında olduğu gibi gerçekleri araştırma komiteleri ve uluslararası gözlemcilerle işbirliği yapmak.”