“Dünya Sulak Alanlar Günü” sulak alanların önemi, korunması ve akılcı kullanımı konularında kamuoyu bilincini geliştirmek maksadıyla 1997 yılından bu yana her yıl 2 Şubat tarihinde kutlanmakta.  Ülkemizde dâhil olmak üzere, Ramsar Sözleşmesine üye 171 ülkede kutlanan ve her yıl sulak alanların bir işlevinin tema olarak kullanıldığı etkinliklerde sulak alanların hayati önemi ve değeri anlatılıyor. Günümüzde tabiî kaynakların sürdürülebilir gelişmesi, bu kaynaklara yönelik ihtiyaçların belirlenmesi ve plânlanması, rasyonel su kullanımı, gözlem, etkin kullanma ve koruma için gerekli şartların sağlanarak bütünleşmiş bir yaklaşımla geliştirilmesi ve yönetilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu yaklaşım doğrultusunda su ve toprak kaynaklarının çeşitli maksatlara yönelik kullanımlarında teknoloji, ekonomi ve çevre konularında bir dengenin kurulması gerekmekte… Bölgemizdeki göller ve sulak alanlar konusunda uzman isimlerden biri olan, yaptığı uyarılar ve çıkışlarla medya‘da gündem oluşturan EROL KESİCİ, Yeni Gün için ‘2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nde özel bir makale hazırladı. Erol Hoca, o yine kendine özgü, bilimsel bilgiyi öne çıkaran üslubu ile ‘Sulak Alanlar Günü ve Burdur Gölü” konulu çalışmasında şu görüşleri kamuoyu ile paylaşıyor…

Dünyanın en önemli kuş göç yolu olma- sından dolayı ve göl’e, o çok kadar unvan ve koruma özelliği verilmesine ve de dünyada sadece göl havzasının yaşayan ender birkaç canlı türe sahiptir, mutlaka korunmalı denilmesine rağmen; Burdur Gölü’nün bu hale gelişi nedenlerine kayıtsız kalınması!

* Dikkuyruk isimli, cadde, sokak, park; pastahanesi vb var mı? “Bir tane bile” dikkuyruğun Burdur Gölü’ne gelmemesi, çok ama çok üzücü değil mi? Yaşam için Burdur için!

*Burdur da önemli oranda dağılım gösteren tıbbi, farmakolojik ve biyoteknolojik, ticari değeri olan bitki türlerinin aşırı oranda doğa’dan toplanması söz konusudur ve engellenmelidir…

*“Gölü-yaşam alanlarını-geleceği düşünmeyen insan” faktörüdür, geleceğe ne halde taşınacağı da yine insanların elindedir.”

*Burdur Gölü’nün yeri tanımlanırken, ‘Burdur ve Isparta il sınırları içerisinde yer alır denilebilirdi!’ Şimdi; göl sadece Burdur ili sınırlarında “yer almakta” kimler mutlu olabilir ve yeter artık diyebilir?, bu duruma?

*Göl‘ün doğası’nın, suyu’nun, mermer- taş ocakları faaliyeti sonrası alanın, toprağın kaybe- dilmesi nedeniyle kısa, orta ve hatta uzun vadede, iyileştirilmesi neredeyse mümkün değildir…

*Burdur Gölü’nün uluslararası ortamda kullanım amacı, statüleri ödüllendirilerek belirlenmiştir de! Dünya bu göle Ramsar’la “ULUSLARARASI ÖNEME HAİZ” denilmiş, Ne düşünmektesiniz? İyi anlatılamadı mı bu statü?

* Karar öncelikle göl çevresinde yaşayan ve onun nimetlerinden yararlanan “sizler” ne demek ve ne yapmaktasınız.?

KUŞLAR YAŞAMIN ZENGİNLİĞİNİN KALİTESİNİN YA DA YOK OLUŞUNUN GÖSTERGESİDİR

Burdur Gölü’nün en yoğun ve en önemli faunasını su kuşları oluşturmaktaydı Dikkuyruklar. “ Dün-bugün, siz hiç dikkuyruk” gördünüz mü?! Burdur Gölü ve çevresi ,onların yaşam mücadelesi verirken konakladığı yerdi. Yaşam alanlarıydı! Neden bir tane bile Dikkuyruk görememek- teyiz? 2000’li yılların başında MAKÜ’de yapılan konferansta ve öncesinde defalarca dile getirmiştim; dikkuyrukları göl’de yaşatacağınız gibi, şehrin içinde de yaşatın, fotoğraf sergileri açın, pullarını, kitaplarını bastırın, caddelere, sokaklara, işyerlerine “DİKKUYRUK” isimlerini, heykellerini, biblolarını yapınız ve dikkuyruklar şehrin içinde de yaşasın. Hiçbir şeyden korkmayınız, doğasını, çevresini koruyunuz, yoksa; “kuşların da ödü kopar”, dikkuyrukları yaşatınız diye… Bugün dikkuyruklar vb. kuşlar göl’e gelmiyorsa nedeni kim, sorunuz? İlim, bilim teknoloji gelişirken. Herkesin keyfi yerindeyken, neden yok oldu! “Dikkuyrukların keyfini kim kaçırdı, kim sığ- dıramadı göl’e dikkuyrukları… Bunun böyle olacağı, çeyrek asır öncesinden söylenmesine, neler yapılması gerektiğini?, bilimin açıklamasına rağmen… Kuşlar bir yerde yaşamın kalitesinin gös- tergesidir, kaç kuşunuz kaldı? Kuşların tercih etmediği ortamlar tehlike altındadır!..

NELER KAYBEDİLDİ!

*Burdur Gölü’ün her bir bölgesi çok ayrı özellik ve güzellikte/idi. Göl’ün güney-batı, kuzey-doğu bölümündeki Eski Yazı, Karakent, İlyas Köyleri ile Özköprü, Kumluca, Gökçebağ ve Şeker Plajının bulunduğu bölgeler, göl’ün habitat özelliği yönünden verimli sulak alan özelliğindedir. Bu alanlar, omurgalı türleri ve özellikle amfibi, bazı böcekçil, kemirici ve karnivor memeli hayvanlar ile sürüngenlerin yaşam alanlarını oluşturmaktaydı.

*Karakent Köyü, Üveyik Tepe’nin kuzeydoğu yönündeki koy bölgesi. Bu bölge göl’ü çeviren yüksek kayalar, ve su çekilmesiyle oluşan sük- sesyonun en iyi görülebildiği yer olması nedeniyle önemlidir.

Aynı zamanda bilimsel bir laboratuvar özelliği gösterir. Bu bölge birçok yırtıcı kuşun, Angıtların ve diğer bazı yaban hayatı türlerinin saklanma ve üreme bölgesidir, koruna bildi mi?

*Ardıçlı Köyü, güney-batısında kalan, köy’e yaklaşık 1-1,5 km mesafede bulunan kaynak su- ları mevkii ne durumda? Su kalitesi çok yüksek olan tatlı su pınarları özellikle su kuşları, bitki çeşitliliği ve yaban hayatı için son derece yaşam alanıydı!

*Senir Kasabası, Senir suyu mevkii: Gerek içilebilir nitelikteki su kalitesi, gerekse göl’ü devamlı suretle besleyen yegane kaynak suyu olması açısından ve çok yoğun farklı su bitkileriyle besi ortamı oluşturarak, başta su kuşları diğer organizmaların beslenme alanı olması açısından çok önemli bir bölgesiydi. Ya şimdi?

*Şeker Plajı; O güzelim, Dikkuyruk ördeklerinin durakları, konakları, mola yerleri, kışlama ve beslenme alanı olmasından ötürü göl’ün en hassas bölgelerinden biriydi.. Bir zaman insanlarla birlikte yüzerlerdi…

Şimdi burada ne insan yüzmekte, ne de dikkuyruklar! Neden?

Nedeni mi?

* Burdur Gölü Havzasında, doğa’ya bırakılan ekonomik ayak izinin ekolojik ayak izinden çok ama çok daha fazla olmasındandır. İnsan yaşadığı yaşatacağı, kuşun, börtünün böceğin zenginliğine sahip olan bir yere, bu kadar talan eder, dağı taşı toprağı bugünkü duruma getirmesindendir….

*Yılladır insanların “sırtını döndükleri atık alanı olarak kullandıkları “göl’ün suyunu engeller ve kirletirlerse”… Burdur Gölü aşırı oranda kirlilik ve kuruma tehdidi altında bırakılırsa…

*Göl’ün suyu, göl’ü besleyen dereler, çaylar ve yüzey sularının önüne “yapmayın denilmesine rağmen” aşırı sayıda gölet baraj yapımıyla, yeraltından beslendiği suların da on binlerce yasal ve yasal olmayan kuyularca-pompayla çekilmesiyle kurumaktaysa…

1970’li yıllarda BURDUR GÖLÜ havzasında yapılan devasa Karaçal, Bademli, Karamanlı Ba- rajları; Belenli, Tefeni, Köy Hizmetleri, Göletleri yapımından sonra göl’ün suyu’nun giderek azaldığını ve bugünlere neden olacağını 2000 yılı öncesi belirtmemize rağmen, bunda hemfikir olunduğu söylenilmesine rağmen ders çıkarmak istenmezse ve de 2003 yılından sonra havzada 18 yılda 16 BARAJ ve 2 GÖLET yapılması ve aşırı sayıda kuyuların açılması, çok ama çok düşündürücü!..

*Elbette; Burdur’un da göletlere, barajlara, kuyulara ihtiyacı var, fakat göl’ü besleyen suyun kaynağın önüne setler konulmasının milyonlarca yıllık göl’ün sonunu hazırlamak (göl’ün suyunu “çalmak”) olacağını bilinen bir gerçektir ve o kadar çok örnekleri de varken… Kim, kime ne anlatmakta?

*Su kalitesi ve kirlilik, sanayi, tarım faaliyetleriyle oluşan kirlilikle, göl kıyısındaki çok yoğun hayvan beslemesi sonucu oluşan atıkların göl’e ulaşımına karşı önlemlerde hangi oranda başarı sağlandı. Tarım yöntemleri de aynı !

*Burdur Gölü son çeyrek asırda biyolojik ve ekolojik olarak bir başka göl’e dönüştü.

Başta göl’de, tuzluluk derecesi artarak su kalitesi farklılaştı, etrafındaki insan etkinlerinin baskısı nedeniyle kirlendi (son yıllarda neredeyse her dönem bilhassa göl kıyı ve iç kesimlerinde görülen, toksik etkisi olan siyonobakterilerin oluşturduğu renk değişine neden olan peltemsi tabakalar ve köpüklenmeler doğal olay diye geçiştirilmemeli ve kirlilik nedeniyle oluşan biyokimyasal reaksiyonlar olduğu göz ardı edilmemeli. Tıpkı havzada sulak alan kayıpları sonucu azalan nemin nedenini “iklim krizine” yüklemek gibi!

*Göl su seviyesinde ve alanında yaşanacak değişimlerin yalnızca ekolojik değil sosyal ve eko- nomik etkileri de olacaktır. Göl’ün küçülmesine bağlı olarak bağıl nemin düşmesi, göl’ün mikro klimaya etkisinin azalması gibi sebepler bölgede kışların daha sert, yazların daha sıcak olmasına sebep olmaktadır.

Sonuç mu?
Bunca uyarılara ve bilinen çözüm önerilerinin bir an önce başlanmasıyla ilgili çağrılara ve de geli- şen bilim- teknolojiye rağmen halen yıllardır olduğu gibi “her şey sözde kalıyorsa”, öncelikle bu havzada yaşayanların kararıdır… Düşündürücü olmasına rağmen düşündürücüdür. Çünkü; dünya, bu göl’e “ULUSLARARASI ÖNEME HAİZ” demiş.

Siz ne demek ve ne yapmaktasınız.?

İKLİM Mİ SULAK ALANLARI KORUR, YOKSA; SULAK ALANLAR MI, İKLİMİ KORUR? İKLİM DEĞİŞİMİ Mİ? SULAK ALANLARI KURUTTU, YOKSA; SULAK ALANLARIN GİDEREK KURUMASI MI İKLİMİ DEĞİŞTİRDİ?

NEM’İN (Su buharının) ASIL KAYNAĞI NEDİR?

Nem (su buharı) iklimi oluşturan en önemli etkendir. Su buharının asıl kaynağı su’dur.

Her ne kadar atmosferde her zaman bir miktar su buharı bulunmaktaysa da, nemin asıl kaynağı yeryüzündeki sulardır. Yeryüzündeki suların kaynaklarının en önemlilerinden biride su rezervlerimiz olan suyun kaynağı sulak alanları- mızdır. Buradaki suların buharlaşması sonucu ise su buharı atmosfere karışmaktadır. Atmosferdeki nem kendini, bize; su buharı, sis veya bulut ola- rak ve en son aşamada da yer yüzeyine yağış olarak dönmektedir. Hava, bulundurabileceğinden fazla nem içerirse bu miktar, katı ve sıvı tanecikler şeklinde yoğuşur.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ NEDİR?

İklimi belirleyen ana koşul nem’dir.

Bilindiği gibi, yeryüzünde su; sulak alanlarda (deniz, göl ve okyanus gibi farklı büyüklükteki su kaynaklarında) yer altında, kutuplarda bulunmaktadır. Hidrolojik döngü, gerçekte yeryüzünde bulunan suyun faz ve yer değiştirmesidir. Havanın nem bakımından doymasına bağlı olarak nem yeryüzüne katı veya sıvı halde düşerek yağışları şekillendirmektedir. İklim değişikliği atmosferdeki su buharı seviyelerini arttırıyor ve su bulunabilirliğini daha az öngörülebilir hale getiriyor. Bu kimi yerlerde daha yoğun
yağmur fırtınalarına, kimi yerlerde ise, özellikle yaz ayları sırasında çok şiddetli kuraklıklara sebep olabilmektedir.

Kuraklığın asıl nedeni İklim Krizi değildir!

Su kaynaklarımızın giderek kuruması, iklimin değişimini “İklim Krizine” bağlamak, işin kolayı kaçmak olduğu gibi gerçek sorunu ve bilimi görmezden gelmek olacaktır. Yağışların su’ya bağlı olduğunu, nem azlığının kararsız iklime yol açtığı ve dolayısıyla yağış azlığı nedeniyle sulak alanlarında etkilendiği bilinmektedir. Burada yer kürede su’yun azalmasına neden olan faktörlerin başında tarım’da su kullanımı ve azalan kaynakların iyi yönetilememesi öne çıkmaktadır. İklimi değiştiren kuraklık’tır.

Ülkemizdeki kuraklığın temel nedeni, su kaynaklarının neredeyse %80’i çeşitli yöntemlerle su bilançosu göz ardı edilerek çekilmektedir. Sular çekildikçe buharlaşma- kuruma daha hızlı artmaktadır. Vejetasyon kayıpları su buharının tutulmasını artırdığından kuruma da artmakta, hava, toprak nem’siz kalmakta, su’ya olan talep giderek artmaktadır. Burada “domino etkisi” oluşmaktadır. Yani suyun iyi yönetilememesi, su alanlarında kayıpların giderek artması (neredeyse son yıllarda 2 Marmara Denizi kadar su yüzey alanımızın kuruması/ kurutulması), iklimin değişmesine neden olmaktadır bu olay bir nevi zincirleme reaksiyonlarla sulak alanlarımızın yer altı sularının beslenememesine neden olmaktadır.

KÜRESEL ISINMANIN ETKİSİ! SERA ETKİSİ- SAZLIK ALANLAR-RESİFLER

Küresel ısınmaya, atmosferde artan sera gazlarının neden olduğu belirtilmektedir. Fosil yakıt kullanımı, çok yararlı olan karbon miktarının insan etkisiyle anormal oranda artışıyla oluşan “sera etkisiyle” Güneş’ten gelen radyasyonun bir yandan dış uzaya yansımasını önleyerek ve diğer yandan da bu radyasyondaki ısıyı soğutarak yerkürenin fazlaca ısınmasına yol açtığı bildirilmektedir.

Sulak alanlarımızda yer alan kamışlık sazlık alanlarla ve resiflerle, doğanın dengesinin bir parçası olan ve büyük önem arz eden fakat, fazla miktarla salınan karbonun oluşturduğu sera gazı artışıyla, iklim değişikliğinde etkili olan karbonun neredeyse %42 ‘nin sulak alanlarda depolandığını unutmamız gerekir. Sulak alanlarda aşırı su kullanmakla biyolojik çeşitliliğini koruyamadığımızda, iklim değişimlerine neden olan sera etkisi oluturulmaktadır. Sulak alanlar kurudukça işlevlerini kaybettikçe karbonu depolamayı bırakın, bünyelerindeki karbondioksitin salınmasıyla iki katı ters etki yapmaktadırlar.

YAĞIŞLAR, MEVSİM KOŞULLARINDA; FAKAT!

“İklim Krizini” yaşamamak; doğa’nın işleyişini, yasalarını, bizlerin iyi okuması ve uymasına bağlıdır. Yaşamı ve doğayı düzenleyen su’yu korursan, iklimini korursun. Son aylarda iklimin normal seviye’ye ulaşması ve su kaynaklarımızda su seviyesinin artması sevindirici. Ama; 60 yıldır uygulan su-tarım kullanımı ve yönetimi günün bilimsel koşullarına göre düzenlenip yönetilmedikçe “365 gün yağış da olsa”, 2022 yılı ve sonrasında ülkemizde kuraklık ve kuraklığa bağlı; üretim, ürün kaybı, su’ya ulaşım sorunları ve rahatsızlıklar yine gündemimiz/ söz konusu olacaktır. Sınırsız olmayan su kaynaklarımızın korunmasını yağmuru beklemekle çözümlenemez. Su sorunu artıkça göllerimiz de iklimimiz de daha da çok kuruyacaktır. Su kullanımında. Tarım da bilimsel tarım uygulamalarına geçmek zorundayız. Öncelikle su kaynaklarımıza ve iklime göre tarımımızı, kentlerimizi, sanayimizi düzenlemek gerekmektedir. Unutmayalım ki; doğa, yaşam, su iyi yönetilirse sağlık, bolluk, bereket, iyi yönetilmezse; yaşanan kuraklık, salgın, kıtlık ve savaşa neden olur.

(Hidrobiyolog Dr. Erol KESİCİ – TTKD Bilim Danışmanı)