“Gıda, tarım ve hayvancılık…” Son yıllarda en çok öne çıkan, hele şu son iki yılda başta pandemi, korona salgın süreci olmak üzere, küresel ısınma, iklim değişiklikleri ve kuraklık tehlikesiyle, önemi, değeri iyice artan, stratejik değeri giderek artan konu başlıkları… Ülkemiz, bölgemiz ve ilimizde de tarım ve hayvancılık sıkça konuşulan, tartışılan sektörlerin başında geliyor. Burdur’da ise; tarım ve hayvancılık faaliyetleri, Burdur ekonomisinin temel dinamiklerini oluşturuyor. ‘Süt inekçilliği’ ise; temel geçim kaynağı…
“Süt fiyatları, gübre fiyatları, mazot fiyatları,” kısacası; üreticinin, çiftçinin temel girdi maliyetleri, ülke genelinde olduğu gibi Burdur’da da üreticinin en büyük derdi!.. Sorunların pek çoğu, başta artan yem fiyatları olmak üzere bütün meseleler, sürekli yükselen girdi maliyetlerinde düğümleniyor. Ve; bu konular hakkında medyada, yerel gündemde ve pek çok mecrada, siyasetçilerin, sivul toplum ve meslek odalarının yöneticilerin, uzmanların yorumlarına, değerlendirmelerine rastlamak mümkün.

Hemen hemen herkes üreticinin sorunlarına ilişkin tespitler noktasında toplumun geniş kesimleri mutabık halde iken, niçin gerçekçi, pratiğe yansıyan, üretimin yüzünü güldürecek somut çözümler hayata geçirilemiyor? Hangi noktalarda tıkanıyoruz? Türkiye’de tarım ve hayvancılık nereye doğru gidiyor? Pandemi ve iklim değişiklikleri sonrası bu kadar önem, değer kazanan gıda sektöründe, gelecek’te Türkiye’yi, bölgemizi ve Burdur’u hangi tehlikeler, hangi fırsatlar bekliyor?

‘Yeni Gün Fikri Takip Söyleşi’de, yine bu soruların ve doğru cevapların peşindeyiz. Yeni Gün’ün yayın politikasında; “üretim, üreticinin problemleri, çözüm önerileri’ önemli bir yer tutyor. Hazırladığımız özel dosyalar, özel sayfalar, tematik çalışmalarda tarım ve hayvancılık faaliyetlerine ışık tutmaya çalışıyoruz. İşte; bu noktada ‘içerik- nitelik- derinlik’ formülümüzden hareketle, üreticinin temel, yapısal meselelerini irdeleyerek, arka planı, büyük fotoğrafı yakalamak amacıyla Burdur Ticaret Borsası (BTB) yönetim kurulu başkanı, veteriner hekim Ömer Faruk Gündüzalp ile derin bir söyleşi gerçekleştirdik. Borsa Başkanı Gündüzalp, son zamanlarda yaptığı cesur çıkışlarla, çarpıcı açıklamalarıyla Burdur kamuoyunda öne çıkan bir isim… Borsa Başkanı Gündüzalp’in hem üretici hem de süt sanayicisi kısmını çok iyi bilmesi büyük bir avantaj. Gündüzalp’in tarım ve hayvancılık piyasası’ndaki aktörleri yakından tanıması, sektöre ilişkin tespitleri, yaklaşımları, çözüm önerilerinde de bir farklılık, geniş bir perspektif oluşturuyor…

BTB Başkanı Ömer Faruk Gündüzalp, Yeni Gün’e yaptığı özel açıklamalarda da klasik, rutin, popülist yaklaşımlardan ziyade; sorunlara daha gerçekçi yaklaşan, meselelerin özüne inmeye çalışan, eleştirilerinin ve özeleştirilerinin yanı sıra, çözüm önerileriyle yol haritası da çizen bir profil sergiledi. Gündüzalp’in söyledikleri; Burdur sınırlarının ötesinde, bölge ve ülke hayvancılık sektörüne ışık tutuyor. BTB başkanı Gündüzalp’in saptamalarına, tespitlerine kulak vermek, önerilerini ülke gündemine taşımak, kamuoyunun dikkatine sunmak gerek..

“Tarımsal üretim yetmediği için tüm dünyadan ithalat yapıyoruz”

Gündemimiz gıda… Pandemi döneminde gıda’nın önemini herkes kabul etti. Biz kendi ülkemizde, tarım ve hayvancılık ülkesinde ne yazık ki bu iş’te sınıfta kaldık. Kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biriyiz diye bize ilkokulda öğretilen bilginin aslında şu anda doğru olmadığını gördük. Her ne kadar Tarım ve Orman Bakanımızın açıklamalarında biz hayvan sayısında Avrupa’da buyuz, dünya’da buyuz diyoruz, ama biz tarımsal üretim yetmediği için tüm dünyadan ithalat yapıyoruz.  Yani bizim asıl problemimiz bu. Daha sonra sorun yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurta’dan çıkara? dönüyor. Enflasyonun nedeni nedir, tarımsal girdi maliyetleri niye yüksek bir zincirlemedir gidiyor? Burada basite indirgemek için örneğin bir tane üretici var. Bu üreticinin karşısında da bir tane tüketicimiz var. Üreticiden tüketiciye bu malı ulaştırmamız lazım. Aslında üretici ve tüketici iki ayrı grup. Bunun arasını dolduralım, arasında bir tane sanayicimiz var. Bir de burayı dolduran zincir marketler var. Aslında burada üretici eşittir tüketici.

Biz hep üreticinin sorunlarını konuşuyoruz. Tüketici mağdur diyoruz, ama birim üretici dediğimiz aynı zaman da tüketici. Niye? Bizim süt üreten üreticimiz süt’ü üretiyor, ama süt’ü üre- tebilmek için alt tarafta ne kullanıyor? Motorin kullanıyor, hayvan yemi kullanıyor, kaba yem kullanıyor, silaj kullanıyor, yonca kullanıyor, ilaç kullanıyor. Ne oldu burada; tüketici oldu. Yani biz üretici ile tüketiciyi birbirinden ayıramayız ki. İkisi de bir.

“Biz insanları, üreticiyi, üretim’de tutamıyoruz!”

O zaman birinin maliyeti arttığı zaman ikisi eşit olduğu için diğerinin de maliyeti artacak. Peki maliyetler artacak ama nereye kadar artacak? Her insanın harcayabileceği limite kadar artacak. Ya da üretim yapan üretim yapıyor, üretecek öbür taraftan bu üretimi üretebilmek için tüketici birtakım ürünler alıyor. İkisi arasında biz bu adama para kazandırabiliyorsak, bu adam üretime devam edecek. Eğer; para kazandıramıyorsak, tüketim maliyetleri üretim maliyetlerinden fazla ise, bilançosunda negatif yazıyorsa bu adam üretim yapmayacak, üretimden çıkacak.

İşte; Türkiye’nin asıl problemi bu… Biz insanları, üreticiyi üretim’de tutamıyoruz. Niye tutamıyoruz, üretim maliyetlerimiz yüksek. Üretim maliyetlerimiz niye yüksek? Girdi maliyetleri yüksek diyerek’ten başlayacağız. Yani ithalata dayalı bir üretimimiz var. Biz ithalata dayalı üretimi azaltamadığımız için sıkıntıya giriyoruz. Bunun da en büyük örneğini nerede yaşıyoruz? Bitkisel üretim de, gübrede yaşıyoruz. Gübrenin iki yıllık artışı  % 285. Bir yıllık artışı %191 civarında. Yani geçen yıl 105-110 lira’ya aldığımız bir çuval gübreyi şu anda 240-260 lira’ya alıyoruz. Bu adamın girdi maliyeti bu kadar arttı, ama bu adamın elde ettiği ürün bu kadar arttı mı? Artmadı! Adam girdi maliyetlerinden dolayı madde 1, eksi’ye düştü.

“Kuraklıkla ilgili gerekli tedbirleri aldık mı? Almadık! Bu bize rekolte düşüklüğünü getirdi”

Gelelim bununla ilgili ikinci sıkıntıya, ciddi anlamda küresel ısınmaya doğru gidiyoruz. Bu bize neyi getirdi; kuraklığı getirdi. Kuraklık, yaklaşık 10-15 yıldır bölge için bağırarak gelen bir kuraklık var. Biz kuraklıkla ilgili gerekli tedbirleri aldık mı? Almadık! Bu bize rekolte düşüklüğünü getirdi.  Üretici adına haneye bir eksi daha yazıldı. Gübre maliyetleri arttı, fiyat arttığı için yeterli miktarda gübre kullanamadı ve daha az verim alacak. Kuraklıkla ilgili yeterli su’yu bulamadı, iklim istediğimiz gibi gitmedi bundan dolayı da rekolte düşüklüğü var. Sonuç olarak ciddi anlamda üretimde arz açığı oluştu.

Bu arz açığını kapatmamız lazım. Neyle kapatacağız? Şimdi Burdur bölgesindeyiz, işimiz hayvancılık ise; süt’ü konuşuyorsak bir numaralı giderimiz hayvansal yem, yani fabrika yemi dediğimiz olgu. Çünkü; bir hayvancılık işletmesinin tüm giderlerini grupladığımızda % 70’i beslenme giderleri, % 30’u diğer giderler. Yani; ana kalem beslenme giderleri. Bu beslenme giderlerinin içeri- sinde de fabrika yemi, mısır silajı ve yonca ciddi yer oluşturuyor.  Şimdi üretici kendisi üretecekti, bunu saydığımız nedenlerden dolayı üretimde sıkıntı çekti, beklediği rekolteyi alamadı, o zaman ne yapacağız bunu dışarıdan alacağız. Ülkemizin tamamında ya da % 50’sinde de benzer kuraklığı yaşadığımızda, eğer bu ülkenin tamamında üretim azlığı varsa, o zaman ne’ye yöneleceğiz biz bunu yurtdışından ithal getirmek zorunda kalacağız. Bizim kısırdöngüye girdiğimiz nokta burası. Bunu aşamadığımız sürece çözemiyoruz.

“Artık; köylerde çocuk sesi duymuyoruz, genç nüfusu köylerde göremiyoruz!”

Bu iki sorunun dışında üretimi ciddi etkileyen bir tane daha sorun var, bizim köylerdeki yaşlı nüfusumuz. Şu anda köylerde 55-60 arasında bir nüfus var. Artık köylerde çocuk sesi duymuyoruz, genç nüfusu köylerde göremiyoruz. Neden? Adamlara üretimden para kazandıramadık. Para kazandıramadığımız için yaptığı iş’ten memnuniyetsizlik var. O zaman, ‘köyde ben para kazanamıyorsam şehre gideyim’ mantığı oluşmaya başlıyor.

Bu da üretimimizin önündeki üçüncü büyük engel olarak karşımıza çıkıyor ve bu üretimlerin azlığı önümüze dönüyor, dolaşıyor, tarımsal ürünlerde yurt dışından ithalatı getiriyor.  Bu üretim azlığına bağlı yaşadığımız sıkıntı. Bir de devletin üreticiyi terbiye etmek için yurtdışından ithal ürün getirme olayı var. Bunu özellikle kırmızı et‘te yaşıyoruz. İşte; Türkiye’de et fiyatları arttı, ben yurtdışından daha ucuza kırmızı et getiririm diyoruz. Bunu yaptığımızda üretime aslında ciddi anlamda büyük bir darbe vuruyoruz.

“Biz ne üreteceğimizi bilmiyoruz, ne ürettiğimizi bilmiyoruz, ürettiğimize ne fiyat vereceğimizi de bilmiyoruz”

Yine bunun canlı örneği Haziran ayında gündemdeydi, TMO yükselen arpa fiyatları karşısında yurtdışından ucuz arpa getirip hem üreticimizi hem sanayicilerimizin fiyatlarını düşürmek için bir hamle yaptı. Teorik olarak baktığımız zaman mükemmel bir hamle. Yem sanayicisinin de, hayvancılık yapan tüm işletmelerin istediği bir hamleydi. Çünkü; yem fiyatları anormal derecede artmıştı, parite 1’in altına doğru gelmeye başlamıştı. Peki bu operasyonu bile doğru yapabildik mi? Devletimiz fiyat açıkladı; arpa fiyatı 1.75, daha sonra bu fiyat yanlış dedi 1.95’e çıkardı, ondan sonra Tarım Krediler aracılığı 2.3 TL fiyatını açıkladı. Şimdi bu kadar süre içerisinde devlet bu kadar büyük hata yapamaz. Yani bir fiyat açıklıyorsan kısa süre içerisinde bu fiyatı değiştiremezsin. Daha bu olay bitmeden, ‘Türkiye’de arpa rekoltesi tamamlanmadan 2450’ye yurtdışından arpa getirip 1950’ye üreticiye vereceğim’ dediler. Bu bize neyi gösteriyor, biz tarımsal alanda ciddi anlamda plansızız. Biz ne üreteceğimizi bil- miyoruz, ne ürettiğimizi bilmiyoruz, ürettiğimize ne fiyat vereceğimizi de bilmiyoruz…

“Dünya köylüsü yerine Türkiye’deki köylü desteklenseydi daha mantıklı olmaz mıydı?”

2450’ye yurtdışından getirip 1950’ye verdin, peki biz ilk başta şunu yapamaz mıydık; 2450 bizim devletimizin cebinden çıkan bir para var. 1950’de üreticiye verdiğimiz arpa fiyatı var. Bu iş’ten devletin ortalama 500 lira zararı var. Ben kendi üreticimden ilk başta 2450’ye bu arpayı alsaydım, ben üretici mi üretimde tutma açısından bunu yapsaydım, üretici mi desteklemiş olacaktım, üreticim de mutlu olacaktı, önümüzdeki yıl devletim beni mağdur etmedi diye hevesle belki arpa ekecekti, buğday ekecekti. Benim üretimimin yetmediği dönemde yurtdışından getirilseydi. Yani dünya köylüsü yerine Türkiye’deki köylü desteklenseydi daha mantıklı olmaz mıydı?

Dünyadaki fiyatlara bakıyorsunuz o fiyatlar da ucuz değil. Biz yurtdışından arpa getirmeye 240 dolar ile başladık şu anda 303 dolara çıktı. Türkiye’deki döviz artışından ziyade yurtdışından getirdiğimiz bu tarımsal ürünleri dolar bazında fiyatı da artıyor. Şimdi 240 dolar başlangıcınız var. Geldiğimiz süre 2.3-3 aylık bir süre yaklaşık 60-65 dolar civarında bir artış var. Yüzdeye vurduğunuz zaman bu artış çok ciddi bir artış. O zaman bizim çözümümüz ne; üretim tarafında, biz kırsal’da üretimi %100 desteklemeliyiz. Üretimi desteklerken körü körüne üretimi destekleme değil, bir planlama dahilinde üretimi desteklemeliyiz. Bizim ne üreteceğimizi Tarım Bakanlığı’nın en asli görevi bu olmak zorunda, havzalarda üretim planlamasını yapmamız lazım. Bizim haşhaş’da pancar’da yaptığımız üretim planlamasını tüm tarımsal ürünlerde yapmamız lazım ki; talep dengesini sağlayalım.

Arz – talep dengesi, üretim planlaması

Bir ürünü, eğer; bir anda fazlaca piyasaya sürerseniz o ürü- nün fiyatını aşağıya doğru çekersiniz ve üretici bu iş’ten zarar eder. Tam tersine ürünü piyasaya az sürerseniz ürünün yükselmesine yol açarsınız. Bunun temel kuralını sürekli bozuyoruz. Bir dönem için soğancıları stokçu ilan ediyoruz. Ertesi yıl ülkede soğan bulamıyoruz. Bu sıkıntı tüm ürünlerimizde var. Domatesleri derelere döküyoruz, daha sonra domates fazlamız var diyerek üreticinin para kazandığını söylüyoruz. Bunu çözmenin yolu nereden geçiyor, üretim planlamasından geçiyor. Üretim planlamasını yaptığımız zaman, arz talep dengesini sağladığımız zaman üretici mutlu olacak.

“Zincir marketlerin sadece gıda değil, toplam kâr marjlarına da bakmak lâzım”

Tabi bunu yaptıktan sonra tüketiciyi de mutlu etmemiz lazım. Tüketiciyi nasıl mutlu edeceksin? Şehirde oturan insan her zaman için gıda’ya ulaşacak. Nerede ulaşacak? market’te ulaşacak, bak- kal’da ulaşacak, semt pazarı’nda ulaşacak. Ulaştığı gıdanın kaliteli ve fiyatının makul olması lazım. Bu makul hangi ölçülerde makul? Üreticinin üretim maliyetlerini karşılayacak, tüketicinin de har- cayabileceği dengeyi sağlayacak ölçülerde olacak.

Peki arada aracılar var mı? Ciddi anlamda bunu sıkıntıya sokan bir sektör var mı? İşte asıl filmin koptuğu nokta burası. İki tarafı da dinlediğimiz zaman iki taraf da;  para kazanamadığını söylüyor. Ama bu baktığınız ürüne bağlı olarak değişiyor. O yüz- den pazar tarafını incelerken ürünün tamamına bakmanız lazım. Eğer; marketlere bakılıyorsa zincir marketlerin sadece gıda değil toplam kâr marjına bakmak lâzım.

“Salı Pazarı’ndaki domatesin fiyatıyla, market’teki fiyatın arasında fark var mı?”

Sadece gıda’ya bakarsanız bir arpa boyu yol alamazsınız. Zannedersem 2010 yılıydı, hal yasasında değişiklik yapıldı, 2012 yılında da uygulanmaya başlandı. Bundan önce iş’te üretilen tarımsal ürünler sadece Hal’e gider Hal’den çıkış yapardı.

 Dediler ki; arada çok aracı var, büyükşehir’deki manava gidinceye kadar 7-8 tane katman oluşuyor, biz bunu azaltmalıyız dendi. Bu lobi, ciddi anlamda çalıştı ve marketlere, zincir marketlere kendi hal’ini kurma ve direkt üreticiden alabilme hakkını verdik. Bu yapıldığında ne söylendi? ‘Fiyatlar düşecek!’

Peki geldiğimiz noktada bizim Salı Pazarı’ndaki domatesin fiyatıyla, market’teki fiyatın arasında fark var mı? Var. O zaman fiyatlar düşmedi. Fiyatlar düşmediyse yapılan operasyon, düşünce olarak belki güzel, ama uygulama olarak problem var. İşte; çözmemiz gereken ikinci ana problem burada başlıyor.

Yani biz bu halkalarda nihai tüketiciye ulaştığımız noktada, ki fiyat farklarının nerede yükseldiğini takip etmemiz ve onu çözmemiz lazım. Tarla da üretici üretti, komisyoncuya verdi, komisyoncu hal’deki tüccara verdi, hal’deki tüccar bölgede satış yapan ana toptancıya gitti, o bölge’ye getirdi, tekrar dağıtım yaptı, semt pazarcısına geldi. Arada en az 6 tane aracı oluştu. Bu iş’ten 6 kişi ekmek yiyor fiyat 8 lira. Öbür tarafta zincir market gitti direkt tarladan kendi kurduğu hal’den ürünü aldı, getirdi işletmesinde sattı bu da 8 lira. Burada arada sadece KDV farkı vardır, onu kabul etmemiz lâzım. Ama fiyat farkının da bu kadar olmaması lâzım. Çünkü; aracı sayısı diğerine göre daha az. Demekki; aracıyı azaltmakla fiyatı düşüremiyoruz.

“Marketler yasasının acilen çıkması lâzım”

O yüzden burada yapılması gereken ne? Yıllardır Türkiye’de söylüyoruz, marketler yasası’nın acilen çıkması lâzım. Bunun ciddi anlamda artık konuşulması gerek. ‘Sosyal devlet’ anlayışı buradan geliyor, bu yasaları çok düzgün yaptığımız zaman biz hepsinin hakkını koruyacağız, ama nerede, nasıl koruyacağız? Bizim aklımıza çözüm olarak marketler yasasının çıkması lâzım geliyor. Çünkü; 3 tane yaygın zincir market ortalama 10 bin şubeden artık ilçeleri geçtik beldelerde, yakında köylere kadar inen bir marketler ağı var. Yan yana açılmış marketleri görüyoruz. Toplumun bu kadar tüketimi karşılayacak bir geliri var mı? Soru burada.

Marketçiler, olaya baktığımız zaman haklı olarak diyorlar ki; ‘biz çoğu günler %1-%2 ile çalışıyoruz’ hakikaten böyle sattıkları ürünler vardır. Çünkü; bir tarafta da bir ürünün fiyatını çok yük- sek tutarsanız, başka tarafta o ürün daha ucuza satılıyorsa kimse gelip sizden pahalı ürünü almaz. Bu bir gerçek. Bu gerçekten hareketle, eğer; zincir marketler bu kadar para kazanmıyorsa, bu kadar market açamazlar. Bu da ekonominin bir gerçeği.  Para kazanıyorlarki, bu işe devam ediyorlar. Denetlemeler yapılıyor, bu denetlemeler mantıklı gitmediği zaman bu işin içinden çıkamayız. Çünkü; biz marketleri bu kadar büyütürken özellikle pandemi sürecinde gördük, biz her yeri kapatırken sadece marketleri kapatmadık. Marketleri kapatmadığımız yerde de bu marketler neydi? Eskiden deterjan satı- lan yerlerdi. Şimdi tekstil‘den zücaciye’ye, kırtasiye’den elektroniğe kadar her şeyi satan yer durumuna geldiler.

“Burdur’da 7-8 tane gıda toptancısı vardı, şimdi o gıda toptancılarının

hiçbirisi kalmadı!”

Ekonomide de aslında ciddi anlamda zarar veriyoruz. Hep konuşurken hani mahalle bakkalını bitirdik, mahalle bakkalları bitti, yerel esnafa sahip çıkalım diyoruz, ama sadece bakkalı bitirmedik, kırtasiyeci’yi bitirdik, züccaciyeci’yi bitirdik, tekstilci’yi bitirdik, elektronikçi’yi bitirmeye doğru gidiyoruz. İşte; ‘marketler yasası’ burada önemli. Burada devreye girdiği zaman herkes yapacağı işi bilmeli. Hatırlarsınız Burdur’da 7-8 tane gıda toptancısı vardı. Şimdi o gıda toptancılarının hiçbirisi kalmadı. Orası bir değişime uğradı. Kırtasiyeciler, kitap işi yapabilenler bu işe devam ediyor, kitap işi yapmayan kırtasiyeciler yavaş yavaş sektörden çekilmeye başladı. Niye, okul dönemi geldiğinde market, kırtasiye malzemesini satıyor. Bunu çözmek için marketler yasasını istiyoruz. Mar- ketler yasasında şartlar belirlenecek, ödeme vadeleri belirlenecekki; herkes rahat etsin. Yoksa sadece belli grupların tekeline doğru giderse, bu iş sadece üretici değil tüketici de zarar görür.

“Ya süt fiyatını artıracaksınız ya da girdi maliyetlerini düşüreceksiniz”

Bunların hepsini çözüyorsunuz, dönüp dolaşıp üretici’ye, üretici maliyetlerine geliyorsunuz. Üretici maliyetlerini düşürmek için ne yapılacak? Üretimi artıracağız. Üretimi artırmak için yine üreticinin maliyetlerini düşürmeniz lâzım. Bunu düşüremiyorsunuz. Tıkanıp gidiyor. Yem ve süt konusunda Ulusal Süt Konseyi yayınladığı raporlarda süt fiyatlarını, tüm değerlerini rapor olarak paylaşıyor. O raporlarda tüm gıda fiyatlarında ciddi oranda artış var. Sürekli artıyor. Peki bu artışı biz gerçek anlamda tüketiciye yansıtabiliyor muyuz? Yansıtamıyoruz.

Neden yansıtamadığımızın sebebi, üretici tarafında belli. Üretici sürekli mağdur olduğunu söylüyor. Devlet, fiyat belirliyor, bir parite belirliyor, Gıda Komitesi aracılığıyla, süt fiyatını belirliyor. Ulusal Süt Konseyi’ne bu fiyatı deklare ettiriyor, Türkiye’de bu fiyatın uygulanması isteniyor. Ağırlıklı olarak da bu fiyat uygulanıyor. Ulusal Süt Konseyi bu hazırlığı yaparken aynı zamanda 1 litre süt’ün maliyetini de hesaplıyor, tablo olarak yayınlıyor. Bu tablolara göre; eğer devlet eliyle biz müdahaleyi yapıyorsak, üreticinin maliyetlerini de Ulusal Süt Konseyi’nde yayınlanan hesaplarda maliyet üreticiyi zarar ettirir duruma geldiyse Ulusal Süt Konseyi’nin ya da Gıda Komitesi’nin bu fiyatlara müdahale etmesi beklenir.

Ya süt fiyatını artıracaksınız ya da girdi maliyetlerini düşüreceksiniz. Türkiye’de girdi maliyetlerini düşüremiyorsunuz o zaman çiğ süt fiyatına müdahale etmeniz lâzım ki; üretici, üretim’de kalabilsin. Bu müdahale de olmuyor. Üretici sürekli zarar eden bir noktaya geliyor. Bu zararı ne kadar daha karşılar?

Çünkü; eskiden bir kural vardı, süt üreticisi aynı zamanda bir şekliyle takımlık ya da kasaplık dana’da üretir, doğal olarak kendisi doğumlarına bağlı olarak. “Süt’ten az para kazandım ya da para kazanmadım döneminde et’ten para kazanırım, kesim beni dengeler” diyerek birini götürüyordu. Ama son 3 yıldır bakıyorsunuz et tarafında böyle bir sabit fiyat var. Et fiyatları 38-42 bandında gidiyor geliyor, bu aralıkta oynuyor. 3 yıl öncesine baktığımız zaman maliyetlerinde % 200 – % 250’ye varan artışlar var, ama et fiyatları sabit gitmiş.

“Üretici’yi para kazandırabilir hale getirmemiz lâzım”

Et fiyatları da bir şekilde yurtdışından ithalat sopasıyla engellendiği için artmıyor. Şimdi üretici et tarafından para kazanmadı. Gebelik sürecinden kesim sürecine kadar 25 ay. 25 ay bir dana için uğraşacak sonuçta bu iş’ten zarar edecek üretici. Üretici’yi para kazandırabilir hale getirmemiz lâzım. Üretici’nin üretimden kaçmamış olmaması lâzım. Devletin yanı sıra; artık her şeyi devlet’ten beklemekten ziyade tüm üretici birlikleri, kooperatifler, STK’lar bu iş ile ilgili herkesin ortak akıl ile ortak çözüm ile bu işi götürmesi gerek.  Başka çaremiz yok. Üreticinin bu şartlarda para kazanma şansı yok. Peki para kazanması için ne yapması lâzım? Tekrar üreticiye burada çuvaldızı batıracağız, üreticinin verimliliği iyi hesap etmesi lâzım. Artık, ‘ben bu işi yıllardır aynı yapıyorum’ olgusunu bırakması, yaptığımız hayvancılık’taki modeli değiştirmemiz lâzım. Üreticinin kendini değiştirmesi gerek, ama en önemli özellik ‘verimlilik’. Verimliliği artırmamız lâzım.

“Hayvanların verimini artırmaya yönelik çalışmalara ağırlık vermek zorundayız”

Burdur’un özelinde konuşmamız gereken konulardan bir tanesi de bu kuraklık ortamı. Biz Burdur’da büyükbaş hayvan varlığını sabitleyip, hayvanların verimini arttırmaya yönelik çalışmak zorundayız. Başka çaremiz yok. Biz bundan sonra Burdur ve Burdur gibi yerlerde büyükbaş hayvan sayısını artıramayız. Bununla ilgili yeterli arazimiz yok, yeterli su’yumuz yok. Mesela Türkiye’de çok gündemde değil ama bundan sonraki süreçte bunu da çok duyacaksınız ‘sera gazı’ etkisi. Özellikle büyükbaş hayvanlardaki metan gazına bağlı olarak küresel ısınmaya ciddi anlamda etkisi var. Bunu azaltmanın yollarından biri de hayvan sayısını sabitleyip ya da azaltarak birim hayvandaki verimliliği artırmaktır. Aslında bunları konuşmamız  gerekiyor, ama üreticinin mağduriyetinden bunların hiçbiri konuşulmuyor. Biz bunları konuşamadığımız için ve üreticinin mağduriyetini çözemediğimiz için aynı kısırdöngünün içerisinde devam ediyoruz.  Karşımızda mutsuz bir köylü var, üretimden kaçan bir köylü var, yaşlanan bir köylü var, kuraklığa giden bir iklimimiz var, su’yun az olduğu bir bölgedeyiz. Bu beş olumsuzluk içerisinde bizim tarımı ve hayvancılığı geliştirmenin yolu, planlı programlı ciddi yatırımlarla takip’ten geçiyor. Bizim devlet olarak desteklememiz gereken özellikle sosyal devlet anlayışında köylü’yü üretimde tutmak için, köylü’yü köyde tutmak için üretime destek vermemiz lâzım. Köy’deki arazilerin sermaye sahiplerine satılıp insanların orada SSK’lı işçi olarak çalışması Türk köylüsünü de Türk üretimini de kurtarmaz. Türk üretimini biz gerçek anlamda köylüyü üretimde tutarak, genç nüfusu köylerde tutarak kurtarabiliriz. Bu işin gerçeği bu.

Tarım – hayvancılık sadece üretim olarak bakabileceğiniz bir olay değil. Tarım hayvancılık ciddi anlamda adalet gibi milli savunma gibi, eğitim gibi bir projedir. Devletin yapacağı ilk iş bir güvenliktir, iki adalettir, bunlardan önemlisi de insanların beslenmesidir, karnını doyurmasıdır. Bunu sağlayacak yapıyı kuramadığımız zaman biz sıkıntıya giriyoruz.

“Desteklerin gününde ödenmesi lâzım”

Çiğ süt üretim maliyetini 2020 Ağustos’undan itibaren 2.23 ile başlamış maliyet. Yem’in en yüksek olduğu dönemde Haziran’da 3.35’e çıkmış. Şimdi Ağustos’ta 3.18. diyor ki, ‘ben 1 litre sütü 3.18 mal ediyorum’ diyor. Bu Süt Konseyi’nin kendi raporu, ben söylemiyorum bunu. Bir diğer konu da devlet, ciddi anlamda destek veriyor, ama desteklerin gününde ödenmesi lâzım. Çünkü; bu hesapları yaparken Gıda Komitesi desteği de koyarak yapıyor.